1. YAZARLAR

  2. İsmail BEŞİKÇİ

  3. ‘Ankara Kriterleri’ne Uyum Nasıl Gerçekleşiyor?
İsmail BEŞİKÇİ

İsmail BEŞİKÇİ

İsmail BEŞİKÇİ
Yazarın Tüm Yazıları >

‘Ankara Kriterleri’ne Uyum Nasıl Gerçekleşiyor?

A+A-

24 Kasım 2008 günü, Ankara’da, “Uluslar arası Ceza mahkemesi: Dünü, Bugünü, Yarını” konulu uluslar arası bir konferans vardı. Konferans, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yapıldı. Konferans, “Uluslar arası Ceza Mahkemesi Koalisyonu” ve Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi tarafından organize edilmişti. Konferans günü, Ankara Goethe Enstitüsü’nün katkılarıyla, “Nürnbeg’den Lahey’e: Uluslar arası Ceza Mahkemesi’ne Giden Yol” isimli bir sergi açılmıştı. Sergi, Siyasal Bilgiler Fakültesi Sütunlu Salon’daydı. Konferans ve sergi kamuya açıktı.

Öğleden sonra gerçekleşen ikinci oturumun konusu, “60. Yılında Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması: İlkeler, Hedefler” başlığını taşıyordu. Bu çerçevede, “Soykırımın Tanımı ve Soykırım Sözleşmesine Genel Bir Bakış”, “Sözleşme Sonrası Soykırım Suçu”, “Dünyada Soykırım Çalışmaları” başlıkları altında bildiriler sunuldu. Sabahki oturumda sunulan bir bildiri de, “Ulusal Düzeyde Soykırım Suçun Araçsallaştırılması ve Soykırımın Önlenmesi, Uluslar arası Ceza Mahkemesi’nin Caydırıcı Etkileri” başlığını taşıyordu.

Bu uluslararası konferansa, 6-7 yabancı akademisyen de katıldı. Örneğin, yukarıda sözü edilen bildirilerin bazıları yabancı akademisyenler tarafından sunuldu. Yabancı konuklar tartışmalara da katıldılar. Yabancı konuklar, İtalya, Hollanda, Almanya gibi Avrupa ülkelerindendi. Bir de Meksikalı akademisyen vardı

Konferansta, Uluslar arası Ceza mahkemesi ve soykırım konuşuldu, tartışıldı ama, Ermeniler, Kürtler, Asuri-Süryaniler, Aleviler, Ezidiler hiç söz konusu edilmediler. Tebliğ sunanlar, Ermeni soykırımına, Asuri-Süryani soykırımına, Kürtlere uygulanan zamana yayılmış soykırıma hiç değinmediler. Konferansa bildiri sunanlar, Alevi, Ezidi sorunlarına da değinmediler. Daha çok, Ruanda’da Tutsilere karşı gerçekleştirilen soykırımdan, Bosna’da Boşnakları hedef alan soykırımdan söz ettiler. Yabancı akademisyenlerin ve uzmanların bu konudaki tavırları ilgi çekiciydi. Bir akademisyen, Ermenilerle ilgili olarak, bir şeyler söylemek ister gibi oldu. Hemencecik, “…ama Türkiye’de bu konuları konuşmak yasak” diyerek, bu girişimini bu tutumunu terk etti. Yabancı akademisyenler ve uzmanlar, “Türkiye’de bu konuları konuşmak yasak” diyerek, Ermeniler konusuna, Kürtler konusuna hiç girmediler. Yabancı akademisyenlerin ve uzmanların bu tutumlarını irdelemek yararlı olabilir.

Kürtler, Kürtçe, Kürdistan ilişkileri neden yasaklar kapsamındadır? Yabancı akademisyenler, uzmanlar neden bu yasaklara itibar etmektedir? Bu, irdelenmesi gereken bir süreçtir. Kürtler bugün Ortadoğu’da, doğal olan, olağan olan, olması gereken haklara sahip değildir. Bu haklar yasaklanmıştır. Herkesin, örneğin, Arapların, Farsların, Türklerin doğal olarak sahip olduğu, yaşadığı bu haklar Kürtlere yasaklanmıştır. Doğal hak nedir? Bu, insanların doğuştan sahip olduğu haklardır. İnsan olduğu için sahip olduğu haklardır, insanlık haklarıdır. Bugün dünyada hiçbir anayasada, uluslar arası insan hakları belgelerinde, “insanlar özgürce su içebilir”, “insanlar özgürce hava alabilir, kırlarda özgürce dolaşabilir” şeklinde hükümler yoktur. Çünkü bunlar, canlı olmanın, insan olmanın gereği olan haklardır. Anayasada, yasalarda veya uluslararası insan hakları belgelerinde, ifade edilmesine gerek duyulmayacak kadar doğal olan haklardır. Bunun gibi, bugün dünyada, hiçbir anayasada, “herkes kendi anadilini özgürce kullanır” şeklinde bir madde de yoktur. Çünkü bunun çok doğal olduğu, su içmek gibi, hava almak gibi doğal bir hak olduğu, insan olmanın gereği olan bir hak olduğu kabul edilmektedir. Doğal olan doğru olandır, olağan olandır, olması gerekendir. Hukuk tarihinde, siyasal düşünceler tarihinde, doğal hukukun, tabii hukukun çok büyük bir yeri vardır. 1689 İngiliz Yurttaş Hakları Bildirisi, 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirisi, 1789 Fransız İnsan Hakları Bildirisi, 1948 Birleşmiş Milletler, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi. Doğal hak, doğal hukuk anlayışının yaşama geçmiş pratikleridir. Ama, doğal olan bu haklar, Kürtler için yasaklanmıştır. Cumhuriyet tarihi boyunca, Kürt-Türk ilişkilerini belirleyen bu yasaklar olmuştur. Bu yasaklar, Türk siyasal hayatında da belirleyici ve yönlendirici bir niteliğe sahiptir.

1930’larda, Diyarbakır gibi Kürt şehirlerinde, çarşıya-pazara inen Kürtlerden, konuştukları Kürtçe sözcük başına para cezası alınıyordu ve bu ceza anında tahsil ediliyordu. Neden, Kürtçe’nin yasak edilmiş olmasıydı.

1970 yılı yaz aylarında Kürdistan’da çok yoğun bir komando harekatı vardı. Silvan, Bismil, Malazgirt, Viranşehir gibi yörelerde, komanda harekatı etkili bir şekilde uygulanmıştı. Güvenlik gücü komandolar, sabaha karşı, köye baskın yapıyor, kadın-erkek, yaşlı- genç herkesi bir meydanda topluyor, tehditler, işkenceler yapıyordu. 50-60 yaşlarındaki erkekleri, yani, gelinleri, damatları, torunları olan orta yaşlardaki erkekler gruptan ayırıyor, onları çırıl çıplak yapıyordu. Sonra, onların erkeklik organlarına ip bağlayıp ipi gelininin veya karısının eline tutuşturuyor, dipçik zoruyla köyde dolaştırıyordu. Kürtler, her türlü işkencenin yanında, bir de, bu işkencelerle, böyle bir hakaretle ve aşağılamayla karşı karşıya kalıyordu. Bu, insanlığa, insanlık değerlerine yapılan bir hakaretti. Kürtler, şüphesiz bunu çok ağır bir hakaret, çok ağır bir aşağılama olarak algılıyordu. 50-60 yaşında olan orta yaşlı bir Kürt erkeğine, “kaç çocuğunuz var?” diye sorduğunuz zaman, 8 der, on der, 13 der. “O kadar çok ki isimlerini bile hatırlayamıyorum, çocukların isimlerini karıştırıyorum” der. 35-40 torunu olduğunu söyler. Bu, bir bakımdan da erkeklik gücüyle övünmektir. Erkeklik gücüyle böylesine övünen bir toplumda, böyle bir cezayı gündeme getiriyorsunuz. Kürt insanı için, Kürt toplumu için, bundan daha ağır bir hakaret, bundan daha ağır bir aşağılama olur mu? Nisan 1970’de, Silvan’da gerçekleştirilen bu operasyonları Devrimci Doğu Kültür Ocakları dönemin Cumhurbaşkanı, Cevdet Sunay’a, bir telgrafla duyurmuş, olaylın incelenmesini, sorumlular hakkında dava açılmasını istemişti. O dönemde Başbakan Süleyman Demirel’di.

1980’ler dikkate alındığında, “Neden gerilla oldu?” “Gerilla neden bu kadar kolay ve hızlı bir şekilde kitleselleşebildi?” deniyor. Bu ortamda başka ne olabilirdi? Türkiye İşçi Partisi, 1970 yılı sonlarında, Dördüncü Büyük Kongresi’nde aldığı, Kürt sorunuyla ilgili karardan sonra kapatılmıştı. Yeni kurulan veya kurulması düşünülen partilere, tehdit olarak bu karar gösteriliyordu. Devrimci Doğu Kültür Ocakları kapatılmış, yöneticileriyle birlikte üyeleri de cezaevine konulmuştu. Kürtlerden, Kürtçe’den söz eden yazarlar, araştırmacılar çok ağır idari ve cezai yaptırımlarla karşı karşıya kalıyordu. “Barışçıl” denen bütün kanalların kapatıldığı bu ortamda başka ne yapılabilirdi? Bu ağır hakaretlerin, aşağılamaların nedeni de, yazının başında dile getirmeye çalıştığımız yasaklardı. Neden? Çünkü, 1960’ların ortalarında, Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi kurulmuştu. İllegal bir partiydi. Ama etkin çalışmaları vardı. 1967 Sonbaharında Doğu Mitingleri gerçekleşti, 1969 yılının ortalarında, Ankara’da ve İstanbul’da Devrimci Doğu Kültür Ocakları kuruldu. Diyarbakır, Silvan, Batman, Ergani gibi yörelerde Devrimci Doğu Kültür Ocakları örgütleniyordu. DDKO 1971 yılı başlarında , Kozluk’ta da kurulmuştu. Bu çerçevede milli değerler yeşermeye, filizlenmeye başlıyordu. Sözü edilen bu yasaklar aşılmaya çalışılıyor, Kürtler arasında aydınlanma gelişiyordu. İşte komando harekatı, devlet terörü, bu yeşermemeleri önlemek, filizlenmeleri kırmak, yasakları korumak için geliştirildi. Bu tür ağır hakaretlerle, aşağılamalarla karşılaşan ama tepki göstermeyen, onuru kırılan kişilerin, milli davalar konusunda istekleri olabilir mi? Zaten, DDKO’nun, Kozluk’ta örgütlenmesinden çok kısa bir zaman sonra, 12 Mart (1971) muhtırası gündeme geldi. Askeri rejim, sıkıyönetim rejimi kuruldu.

Yukarıda kısaca sözünü etmeye çalıştığım hakarete, aşağılamaya, dünyanın neresinde olursa olsun, insanlar karşı durmaktadırlar. Bu hakaret, bu aşağılama, ister Güney Afrika’da olsun, ister Rusya’da Sibirya’da olsun, ister Amerika’da, ister Arabistan’da olsun, İster Türkistan’da, ister Kürdistan’da olsun, insanlar tepki gösterir. Bu, insan olmanın, insanlık değerlerini korumanın bir gereğidir.

Devlet, bu yasaklara karşı durmayı, eşkıyalık, anarşistlik, terör olarak değerlendirmektedir. “Terörün hiçbir haklı açıklaması yoktur, teröre her zaman karşı olmak gerekir” diyor. Bu devlet görüşünün hiçbir meşru dayanağı yoktur. Devletin “terör” dediği olgusal ilişkilerin temelinde, devlet terörünün, yasakları korumak için başvurulan şiddetin olduğu elbette konuşulacaktır.

1995-1996 yıllarında, Ankara Merkez Cezaevinde kalırken, Leyla Zana, bana okumam ve değerlendirmem için bir metin vermişti. O zamanlar, biz beşinci koğuşta, DEP milletvekilleri de cezaevinin başka bir koğuşunda kalıyorlardı. Bu, Leyla Zana’nın yaşam öyküsüyle ilgili bir metindi. Leyla’nın, bu komanda baskınıyla ilgili neler yazmış olduğu çok ilgimi çekiyordu. Bu bakımdan metni, dikkatli, kolay ve hızlı bir şekilde okudum. Metinde komando baskınlarıyla ilgili bir anlatım yoktu. Buna biraz şaşırdım. Bir gün mahkeme yolunda, milletvekilleriyle bu arada Leyla ile karşılaşmıştım. Metinde, 1970 komando baskınlarıyla ilgili bir anlatım olmadığını, o olaylara ilişkin bir şeyler hatırlayıp hatırlamadığını sordum. “O zamanlar çok küçüktüm, bir şey hatırlamıyorum, ama daha sonraları bu olaylar üzerine konuşulduğunu duymuştum” demişti. Bu cevap da beni şaşırtmıştı. Çünkü, 8-9 yaşlarında da olsa, bu tür olayların çocuklar üzerinde kalıcı etkilerinin olması çok doğaldır, diye düşünüyordum. 1970 koşulları dikkate alındığı zaman, bunu, ailenin, çevrenin, henüz politikleşmediğiyle açıklamak mümkündür. Ama o günlerde, örneğin, Mehdi Zana, Abdülkerim Ceyhan, Mahmut Okutucu, Muhterem Biçimli, Necmettin Büyükkaya, Yümnü Budak, Ferit Uzun, Niyazi Usta, Şemsi Usta, Abdurrahman Usta, Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın yöneticileri ve üyeleri bu olayları protesto etmek ve kamuoyuna ve ilgililere duyurmak için ortalıkta fır dönüyorlardı.

O yıllarda, gerilla komutanı Mahsun Korkmaz’ın babası, Mahmut Kepolu’nun Batman Suyu kıyısındaki tütün ve buğday tarlalarında traktör şoförlüğü yapıyordu.

1990’ların başlarında, kadınlar, gelinler, çocuklarının, bebeklerinin gözleri önünde saçlarından sürüklenerek götürülürlerdi. Genç erkeklere, çocuklarının, eşlerinin gözleri önünde işkenceler yapılırdı. Dedeler, eşinin, gelinlerinin, damatlarının, torunlarının gözleri önünde sakallarından kavranılarak çamurlu yerlere çarpılır, tekmelenirdi. Bütün bu devlet terörü, yasakları korumak içindi.

19 Kasım 2004’de, Kızıltepe’de, 12 yaşındaki Uğur Kaymaz, babası Ahmet Kaymaz’la birlikte öldürüldü. Polisler, okuldan henüz gelen Uğur Kaymaz’a, okul önlüğü de henüz üzerindeyken, 13 kurşun sıkmışlardı. Bu olayla ilgili davada, polislerin hiçbir ceza almadığı da biliniyor.

10 Ekim 2008’de, Xolxollu (Bingöl) Engin Ceber, İstanbul’da, polis nezarethanesinde, soyadından ve dik duruşundan dolayı işkence yapılarak öldürüldü. 5 Aralık 2009 de, İstanbul’da, Sabri Cirit, Kürt olmasından, Kürtçe konuşmasından dolayı, linç edilerek öldürüldü. Cenazesi toprağa verilmek üzere Bingöl’e gönderildi. 27 Kasım 2007 de de İzmir’de, Baran Tursun, arabasının içindeyken, polis kurşunlarına hedef olarak yaşamını yitirmişti.

7 Aralık 2008’de, Yunanistan’da, Atina’da, lise öğrencisi bir genç bir gösteride, polis kurşunuyla öldü. Bu olay, Yunanistan genelinde, büyük katılımlarla, günlerce protesto edildi. Türkiye’de, sadece 2008 yılında, güvenlik gücü elemanları tarafından onlarca Kürt öldürüldü. Bu cinayetler de artık sıradan bir olay olarak algılanıyor. Bu da üzerinde düşünülmesi gereken ayrı bir konu.

Devlet, bugün en çok “terör”den şikayet ediyor. “Terör” tarifini batılılara da kabul ettirmiş durumda. Türkiye’nin “terör” dediğine batılılar da “terör” diyor. Ama, bu “terör” anlayışının temelinde devlet terörünün olduğu açık bir gerçektir. Dil-kültür yasaklanmış. Kürtler, yasaklanan dillerine kültürlerine sahip çıkmayacaklar mıdır? Dil ve kültür talep edilmeyecek midir? İşte artık, bu yasaklara karşı geldiğiniz andan itibaren “terörist”siniz. Halbuki, dilin kültürün ne kadar değerli olduğunu, devletin, 1985-1988 yılları arasında, Bulgaristan’da, Türklere yönelik isim değiştirme olayları sırasında, gösterdiği tutumdan dolayı yakından biliyoruz. Kıbrıs’ta, Bulgaristan’da, Batı Trakya’da, Kerkük’de, Makedonya’da vs. Türklerin, Türk toplumu olmaktan doğan haklarını kararlı bir şekilde savunan, buralarda, Türk dili ve kültürü üzerine, Türk toplumu üzerine yapılan baskıları uluslar arası kurumlara götüren Türkiye’nin, Kürtlerin, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarına yasaklar getirmesi, tam anlamıyla çifte standartlı bir tutum ve düşüncedir. Türk düşüncesinin, Kürt ilişkilerindeki temel karakteristiği budur.

Ne kadar yoksul olursa olsun, bir Kürt ailesinin başını sokacak bir kulübesi, birkaç koyunu-keçisi, üç-beş tavuğu, kulübesinin önünde, etrafında küçük bir bahçesi, birkaç ağacı vs. vardır. Ne kadar yoksul olursa olsun, bir Kürt ailesi bunlara sahiptir. Doğanın çeşitli olanaklarından yararlanabilir. Arazi ve iklim koşullarına göre, bazı yerlerde otlardan, bazı yerlerde su ürünlerinden, balıklardan, bazı yerlerde orman ürünlerinden, av hayvanlarında yararlanabilir. Başkalarına muhtaç olmadan yaşamını sürdürebilir. Ama, devletin zor gücüyle evini-barkını, yerini-yurdunu terk eden terk etmek zorunda bırakılan aileler, için, bunları söyleyebilir miyiz? Hakkari, Van, Siirt, Mardin, Diyarbakır, Bitlis gibi yörelerden, İstanbul, İzmir, Bursa, Ankara gibi büyük şehirlerin varoşlarına ilişmiş ailelerin durumları çok zordur. Büyük şehirlerin varoşları yanında, Hakkari, Van, Diyarbakır, Muş, Bitlis, Mardin, Siirt, Şırnak gibi şehirlerin çevresinde de, büyük nüfus yığılmasını görmek mümkündür. Yoksul aileler daha da yoksullaşmışlar, hep başkalarına muhtaç bir hale getirilmişlerdir. Devlet-hükümet, bir taraftan köyleri yakıp yıkmakta, aileleri zorla, yerlerinden yurtlarından sürmekte, bir taraftan da onlara bir-iki çuval kömür, yağ, un, şeker ,zeytin, çay vs. dağıtarak onları kendilerin mahkum etmeye çalışmaktadır. Bu süreçte, ahlaki çürümüşlüğü görmemek mümkün değildir. Bu aileler, çok yoğun bir yoksullaşma sürecindedir. Kendi yerinde yurdunda, baba ocağında, su da var, toprak da var. İnsanlar, aileler bu iki temel olanaktan yaralanarak, kimselere muhtaç olmadan geçimlerini temin edebilir. Ama, oralar yasaklanmış. “Ancak koruculuğu kabul ederseniz oralara dönebilirsiniz” deniyor. Halbuki, insanlar, aileler, korucu olmamak için yerlerini-yurtlarını, evlerini-barklarını terk etmek zorunda kalmışlar

Kürtlerdeki bu yoksullaşmayı, şeyhlikle, ağalıkla, aşiretle, feodalite ile açıklamak çok yanlıştır. “Arazi verimsiz, kar var, yollar 6 ay kapalı” gibi bir söylem yine yoksullaşmanın ana nedeni değildir. Yoksullaşmanın temel nedeni, devletin, “güvenlik operasyonları” dediği operasyonlardır. Bu operasyonlar, ailelerin belini kırmıştır. Bu operasyonların Kürt ailelere güvenlik sağlamadığı, yıkım getirdiği çok açıktır. Kaldı ki, şeyhlerle, şeyhlikle, aşiretlerle, aşiret reisleriyle, toprak ağalarıyla, en çok devlet işbirliği yapmaktadır. Devletin, bu feodal kalıntılarla işbirliği yapması anlaşılabilir bir konudur. Çünkü, şeyhler, aşiret reisleri, toprak sahipleri aracılığıyla, Kürtlerdeki milli hareket, kolaylıkla kontrol edilebilmekte, milli hareketin, Kürt milliyetçiliğinin gelişmesi engellenebilmektedir. Bugün Kürt toplumunda, hala, şeyhler, aşiretler, aşiret reisleri, büyük toprak sahipleri, toprak ağaları varsa, devlet istediği için vardır. Ölmekte olan bu kurumlara, koruculuk anlayışıyla yeniden can veren devletin kendisidir. 1994 kışını hatırlayalım, korucubaşları Ankara’ya getirilmiş, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Genelkurmay Başkanlığı gibi, devletin en yüksek katlarında ziyaretler yapıyorlardı. Bülent Ecevit, Başbakan olduğu dönemlerde, Demokrasi Partisi milletvekilleriyle, Halkın Demokrasi Partisi milletvekilleriyle, belediye başkanlarıyla görüşmüyordu, onlara randevu vermiyordu ama, korucubaşlarıyla Başbakanlıkta bile görüşüyordu.

Bu operasyonlar, Kürt toplumunun iç dengelerin de bozmuştur. Sağlıklı bir toplumda, gençler, dedelerini, ninelerini, analarını, babalarını toprağa verirler. Kürtlerdeyse, 70-90 yaşlarındaki dedeler, nineler, henüz 20’li yaşlardaki torunlarının, torunlarının çocuklarının, henüz 15 yaşını doldurmamış çocukların cenazelerini, hem de çoğu zaman işkence görmüş cesetlerini toprağa vermektedirler. Ve bu tür olaylar çok sık yaşanmaktadır.

Avrupa , Ankara Kriterleri’ne Uyum Gösteriyor

Türkiye Avrupa Birliği’ne üye olmak istiyor. Kopenhag Kriterleri denen kriterler var. Düşün özgürlüğüne vurgu yapan, demokrasiyi talep eden kriterler… Avrupa Birliği, Türkiye’nin Kopenhag Kriterleri’ne uyum göstermesini istiyor. Düşün özgürlüğünün sağlanması, demokrasinin dört başı mamur bir şekilde kurulması vs. İkili ilişkilerde, resmi bildirilerde, ilerleme raporlarında, bunlar talep ediliyor. Ama, fiili olarak, Avrupa, adı adım Ankara Kriterleri’ne daha kolay uyum gösteriyor. Ankara Kriterleri, “hassasiyetler”den doğan yasakları dile getiriyor. Düşün yasakları temel yasaklar oluyor. Bunun için,Türkiye’ye soykırım konusunu konuşmaya, tartışmaya gelen Avrupalı akademisyenler, uzmanlar, “ bunlar yasak” diyerek Ermeniler konusuna, Asuriler-Süryaniler konusuna, Kürtler ve Aleviler konusuna giremiyorlar. Düşün yasaklarına bir güzel uyum gösteriyorlar. 6 Aralık 2008 tarihli Milliyet’te Hikmet Bila’nın, “Türkiye’de Neler Yapılmaz?” başlıklı bir yazısı yazdı. ABD’de, Pennsylvania’da, “Ortadoğu ve Avrasya Toplumları, Kültürler” konu çalışma çerçevesinde, “Irak Savaşı ve Türk-Amerikan İlişkileri” konuşuluyor. Öğrencilerin bir kısmı Türkiye’yi de ziyaret edecekler. Türkiye’yi ziyaret edecek öğrencilere, “Kıbrıs konusunda, Yunanistan konusunda, Kürtler konusunda konuşmayın, İslam aleyhine konuşmayın, bunlar yasak konulardır” deniyormuş. Öğrenciler bu tür konuları konuşmayınca, Türkiye hakkında nasıl bilgi sahibi olacaklar acaba?

Avrupa’nın Kürtlere Borcu Var

Kürt sorunu, Kürtlerin doğal haklarının yasaklanmasından kaynaklanan bir sorundur. 1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde, Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması, Kürtlerin bağımsız devlet kurma haklarının gasp edilmesi sorunudur. Bu süreçte, zamanın emperyal devletleri Büyük Britanya’nın ve Fransa’nın rolleri çok büyüktür. Bu iki emperyal devlet, Ortadoğu’daki, Arap, Fars ve Türk otoritelerle de işbirliği yaparak, Kürtleri ve Kürdistan’ın bölünmesini, parçalanmasını ve paylaşılmasını sağlamışlardır. Bölünme, parçalanma ve paylaşılma, Kürtlerin ve Kürdistan’ın iskeletini parçalamış beynini dağıtmıştır. Bu sürecin gerçekleşmesinde, başta İngiltere ve Fransa olmak üzere, Avrupa’nın rolü çok büyüktür. O dönemde, Kürtlerin başına, Arap, Fars,Türk belasını saranlar, bugün de Kürtlerin doğal hak istemlerine “terör” direk kaşı çıkmakta, yine, zulümden yana tavı koymaktadır. Emperyal İngiltere’nin ve Fransa’nın bu tutumunda, sağcılar, solcular, komünistler, liberaller, muhafazakarlar vs. diye ayrım yapmak doğru değildir. Kürt sorunu söz konusu olduğu zaman, bunların hepsi de Kürt karşıtıdır, bunların hepsi de, Kürtleri müştereken ezen bu devletlerle yoğun bir işbirliği içindedir. İster iktidarda olsunlar, ister muhalefette olsunlar durum budur. Bu emperyal devletler, Kürtleri ve Kürdistan’ı bölmüşler, parçalamışlar ve paylaşmışlar… Bölgeyi Arap, Fars ve Türk otoritelerine teslim etmişler. Ama bölgeden çekip gitmemişler, yine bölgedeler, Ortadoğu’dalar. Kürtlerle merkezi hükümetler arasında çatışma çıktığı zaman, merkezi hükümetlere arka çıkmak için, Kürtlerin kıstırılmasını sağlamak için yine bölgedeler…

Bundan önceki bir yazıda, “Beşikçi Eleştirirline Cevap” yazısında, Avrupa’da yaşayan Kürtlerin, bulundukları ülkelerde, basın çevreleriyle, üniversite çevreleriyle, sivil toplum örgütleriyle ve iş çevreleriyle, insan hakları kurumlarıyla, diyalog içinde olmaları gerektiğini belirtmeye çalışmıştım. Kürtlerin, Avrupa’da, Diyarbakır’da veya İstanbul’da yaşadıkları gibi kendi gettoları içinde, kendi grupları içinde yaşamamaları gerekir. Bulundukları ülkelerde arkadaşlıklar kurmaları önemlidir. Bu, Avrupa’nın, Kürtler konusunda geliştirdikleri haksız politikaları, onlarla konuşmak, tartışmak için de gereklidir. Avrupa’nın, Kürtleri doğal haklarına karşı gözlerin kapaması, her daim, Kürtleri, müşterek politikalarla ve uygulamalarla ezen devletlerin yanında yer alması, Avrupa’nın bu konuda bütün yapıp ettikleri onlarla konuşulmalıdır, tartışılmalıdır. Avrupa’nın bu konularda eleştiriye çok ihtiyacı vardır.

Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması, Kürtleri dostsuz bırakmış, düşmanlarını çoğaltmıştır. Bugün, uluslar arası düzeyde, Kürtlerin, kişiler olarak dostları elbette vardır. Ve bunlar çoğalmaktadır. Ama, devletler düzeyinde Kürtlerin bir dostu yoktur. Bunun yanında, Kürtler, Kürtçe ve Kürdistan konularında çok değerli araştırmalar, incelemeler yapan yabancı bilim adamları, uzmanlar da vardır ve bunlar çoğalmaktadır. Kanımca, bu konulara ilgi, bundan sonra daha da artacaktır. İşte bu süreçte, Avrupa’da yaşayan Kürtlerin rolü büyüktür. Onların yapıp edecekleri anlamlı olacaktır. Kürt siteleri de bu konularda kendilerini yeniden organize edebilirler.

Önceki ve Sonraki Yazılar