1. YAZARLAR

  2. Kemal BURKAY

  3. Anılarımın 2. Cildi veGerçeğin aynasına öfke duyanlar...
Kemal BURKAY

Kemal BURKAY

Kemal BURKAY
Yazarın Tüm Yazıları >

Anılarımın 2. Cildi veGerçeğin aynasına öfke duyanlar...

A+A-

Sevgili okurlar,

Anılarımın ikinci cildinin yayımlanmasının ardından gelen tepkilerin farkındasınız. Bunların bazısı kitabımda adı geçen kişilerden veya onların yakınlarından geldi. Bazısı ise tümüyle ilgisiz kişilerden.

Anı yazmanın muhataralı bir iş olduğunu tahmin ediyordum. Şimdi adını hatırlamadığım bir köşe yazarının şu ilginç sözleri hatırımdadır: “Anılarını yazanlara şaşıyorum. Gerçeği yazsalar eşi dostu küstürürler, yazmasalar anıların bir anlamı kalmaz.”

Söyledikleri akla yatkındı. Ama ben de söz konusu “şaşılan” işi yapanlardan biriyim. Bununla eşi dostu küstürdüm mü? Emin değilim. Daha henüz yeterince hasar tespiti yapmadım...

Peki neden anılarımı yazdım? Bir kere yazar olduğum, yazmayı sevdiğim için. 18 yaşımdan beri yazarım ve yazın işinin çok çeşitli dallarında –şiir, öykü, roman, tiyatro, deneme, mizah ve elbet siyaset üzerine- çok yazdım. Bunların içinde, 4 cilt tutan anılarım da var. Anılarımı yazmanın diğer bir nedeni, bir siyaset ve edebiyat adamı olarak yaşadığım döneme ilişkin tanıklığımı diğer insanlarla, hem bugünkü hem de gelecek kuşaklarla paylaşmaktır. Anılarımın 1. Cildi’nin girişinde bu konuda şöyle diyorum:

“Çoğu, anılarını yazmayıp yaşadıkları olayların ve dönemin öyküsünü kısa da olsa bize bırakmadıkları için, geçmişin politik olaylarında rol oynamış Kürt aydınlarından hep yakınmışımdır. Aynı duruma düşmek istemem. Yaşadığım dönemde ülkemin politik ve kültürel yaşamında katkım ya da rolüm nedir, ne değildir, ayrı bir konu. Ama gerek kişisel, gerek politik yaşamda ilginç ve önemli bulduğum olayları, bunlara ilişkin duygu ve düşüncelerimi diğer insanlarla paylaşmak isterim. Bugünkü ve gelecek kuşaklar belki de ondan yararlanacaktır.”

Yine, anılarımın 2. cildinin bir yerinde tanınmış Kürt yurtseveri ve siyaset adamı Osman Sebri’den söz ediyorum. 1980 yılında Şam’daki görüşmemizde kendisine anılarını yazıp yazmadığını sormuştum. O ise “Hayır, yazmadım ve yazmam!” diye cevap vermişti. Eğer yazarsa adı sanı bilinen, tanınmış birçok Kürdün kirli çamaşırının ortaya döküleceğini, Kürt hareketini kötü göstermek istemediğini söyledi.

Ama Osman Sebri’nin anıları ölümünden sonra yayımlandı. Demek ki ya daha sonra fikrini değiştirip bir şeyler yazmıştı, ya da daha önceden bu amaçla tuttuğu notlar vardı. Osman Sebri bu yazdıklarıyla yaşadığı dönemi ve olayları ne ölçüde yansıtabildi, ayrı bir konu; ama söz konusu anıların yayınlanması yararlı olmuştur diye düşünüyorum.

Zaten gerçekler yazılmakla Kürt hareketine kötülük edilmiş olmaz. Kötülük gerçeklerin gizlenmesindedir. Gerçeği gizleyen ve ondan korkan toplum yarasını gizleyip tedaviden kaçan kişi gibidir. Her toplumda olduğu gibi Kürtlerde de iyinin yanı sıra kötü de vardır. Bilgili ve olgun kişinin yanı sıra hem cahil hem edepsiz vardır. Dürüst, ilkeli, onurlu, yiğit kişinin yanı sıra yalancı, ikiyüzlü, onursuz ve korkak olan da. Bu çeşitlilik siyaset dünyasında da var. Tarihimizde bu türlerin hepsine rastlanır. Biz birincilerin varlığından onur, ikincilerden ise utanç duyarız.

Bir eserin değeri ise yazarına, onun çapına, kültür düzeyine, kişilik özelliklerine bağlı. Tarihten, yüzyıllar, hatta binyıllar öncesinden süzülüp gelmiş seçkin eserler vardır, bugün de okuduğumuzda, dil ve içerik olarak tadı damağımızda kalan. İlyada ve Odise, Montaigne’in Denemeleri, Cervantes’in Donkişot’u gibi... Öte yandan yazıldığı anda bile ilgi çekmeyen, unutulan, çöplüğe düşüp kağıt fabrikalarına giden sabun köpüğü türünden nice ürün de...

Bugün yazdıklarımızın kaderini belirleyecek olan da okurdur ve zamanın eleğidir. Bir eser düşünce ve estetik olarak yarına kalmaya değerse kalır.

Anılarımın 2. cildine aldığım tepkilere gelince...  Bu tepkilerin bir bölümü, yukarda değindiğim gibi, kitabımda adı geçen bazı kişilerden veya onların yakınlarından geldi.

50 yılı aşkın süredir aktif siyasetin içindeyim. Bunun  6-7 yılı Türkiye İşçi Partisi’nde geçti, yönetici organlarda görev yaptım; 30 yıl kadar bir süre ise Kürdistan Sosyalist Partisi’nin genel sekreteri idim. Bu nedenle doğal olarak anılarımda görev gereği ilişkide olduğum insanlardan, kısa ya da uzun süre birlikte çalıştığım arkadaşlarımdan, örgüt içinde yaşanan sorunlardan özetle de olsa söz ettim. Duruma göre bazen bir satırla, bazen bir paragrafla, bazen de bir ya da birkaç sayfayla... İlgili kişilerin olumlu yanlarının, mücadeleye katkılarının yanı sıra, varsa kusurlarına da değindim. Okuru sıkmamak, onu gülümsetmek –bazen de acı acı gülümsetmek-, okumayı kolaylaştırmak için olayları zaman zaman bir hikâye üslubunda verdim, anlatıma ironi kattım. Bunu yapmasam onlar bir bürakratın, ya da devlet adamının notları gibi sıkıcı olurdu.

Sözünü ettiklerim yalnızca Kürt-Türk veya uluslararası planda tanıştığım ünlü, tanınmış edebiyat ve siyaset adamları değildi. Onların yanı sara Terzi İsmail ve Terzi Kazım’dan, Bakkal ve işçi Ali’lerden, öğretmen dostlarımdan, yani sıradan emekçi insanlardan da söz ettim. Bunlar arasında benim çok iyi, yürekli, dürüst arkadaşlarım oldu ve bence onlar söz edilmeye değer insanlardı. Yine mücadeleye emek veren çok sayıda insanın adını verdim. Örneğin Roja Welat gibi bulundurulması bile riskli olan bir gazeteyi dağıtırken gözaltına alananlardan, cezaevlerinden, işkence çarklarından geçen, bu mücadele içinde hayatlarını yitiren yoldaş ve sempatizanlarımızdan söz ettim. Bana göre tarih, seçkin diye nitelenen ünlü insanların öyküsünden ibaret değildir veya öyle olmamalı.

Ama anılarımda adı geçen bazıları, örgüt içinde yol açtıkları sorunlar nadeniyle kusurlarından söz edilen kişiler, çoğunlukla öfkeli tepkiler gösterdiler. Bunu anlıyorum. Kusur samur kürk olsa kimse üstlenmez derler. Kusurunu görüp kendisi söyleyebilecek, ya da söylenince anlayışla karşılayacak insan şu dünyada azdır ve bu da ancak, Yunus gibi, “Yunus miskin çiğ idin, piştin elhamdülillah” diyebilecek “insani kâmil”lere özgüdür.

Bazıları ise sağ veya şimdi hayatta olmayan yakınlarına, arkadaşlarına, hatta hemşehrilerine yönelik eleştirilere öfkelenmişler. Bu öfkeyle, kimi internet sitelerine yansıttıkları yazılarında ölçüyü aşan, nezaket kurallarına bile uymayan bir dil ve üslüp kullanıyorlar. Bu tutum, bu ülkede zaten düşük olan eleştiri düzeyini daha da düşürüyor. Bunun yanı sıra, yakınını, arkadaşını, hemşehrisini bir tabuya çevirme, eleştiriden vareste, kusurdan münezzeh görme anlayışı gerçekçi  ve makul değil. Siyasete girmiş olan kişi eleştiriye açık olmalı. Siyasi aktörler yeri geldiğinde, hayatta olmasalar bile eleştirilebilir. Çünkü siyaset dünü ve bugünü ile bir bağlantı içindedir, aynı zamanda toplumun geleceğini ilgilendiren bir uğraştır. Geçmişin hatalarını görmeden, kavramadan onlardan ders alamayız, geleceğe yönelik sağlıklı politikalar belirleyemeyiz.

Ben de anılarımda, şunu bunu kötü gösterip yüreğimi rahatlatmak için değil (çünkü yüreğim zaten rahat, benim hayat öyküm ve ürünlerim ortada), işte yukardaki nedenlerle yaşadığım döneme, olaylara, örgütlere ve insanlara bir ayna tuttum. Bunu kendi bakış açımla, görüp yorumladığım kadarıyla çağdaşlarıma, aynı zamanda gelecek kuşaklara yansıtmak istedim. Yaptıklarımızın yanı sıra yapamadıklarımızın nedenlerini tartıştım. Ayrıca ilgili kişilerin olumlu yanlarını, katkılarını da özellikle belirtim. Zaman zaman kendimi de eleştiri süzgecinden geçirdim, keşke şöyle değil de böyle yapsaydım, dedim.

Ne var ki çokları eleştirileri sindiremediler. Yüzlerine tutulan ayna ya da çekilen fotoğraf onları pek rahatsız etti. Arı kovanına çomak sokmuş gibi oldum. Bu kişiler aynaya ya da objektife öfkelendiler, akıllarına eseni, ağızlarına geleni yazıp söyler oldular. Bazı internet siteleri de bunu adeta fırsat sayıp böylelerine kucak açtılar. Kitapta adları geçip yazılanları beğenmeyenler kadar, hiç adı geçmeyenler, hatta adı sanı belirsiz bazı kişiler, bulanık suda balık avlayanlar bu haçlı cephesine katıldılar ve bana saldırmak için kuyruğa girdiler. İşin garibi, en cüretli ve düzeysiz saldırılar da bu sonunculardan geldi.

Ben baştan bu tür tepkileri önemsemedim. Cevap konusunda fikrimi soran arkadaşlarıma “Ben cevap vermiyorum, kimsenin de cevap vermesine gerek yok,” dedim. Onların itiraz ettikleri şeylerin cevabı zaten anılarda vardı. Şimdiye kadar yayımlanan anılarımın büyük boy birinci cildi 414 sayfa, ikincisi ise 650 sayfa tutuyor. Orada söyleyeceklerimi zaten yeterince söylemişim. Bu eleştirilere cevap vermeye kalksam bir o kadar daha yazmam gerekecek. Buna ne zamanım var, ne de böyle bir zahmete gerek var. Yazdıklarımı bir de şerh etmem gerekmiyor. Dostlarım gibi düşmanlarım da bilir ki ben düşmanım hakkında bile gerçek dışı sözler etmem. Kanımca doğruluk en başta insanın kendisine saygısının bir gereğidir. Okuduğunu kavrayabilen, dürüst, vicdan sahibi her okurum ve tanıdığım, yazdıklarımın gerçeği yansıttığından kuşku duymaz; bundan eminim.

Ama suskunluğumuzdan cesaret alan haçlı cephesi işi azıttı ve bunlara yeni yeni müşteriler katılmakta. Anlaşılıyor ki uzun siyasal mücadelem boyunca şu veya bu nedenle benden gocunmuş, benimle veya örgütümle hesabı olan; belki eleştirilerime hedef olmuş, belki olumsuzlukları yüzünden örgütle ilişkileri kesilmiş, ya da kendileri ayrılmış bazı kişiler, bunların yanı sıra, gerçek adını bile yazamıyacak kadar korkak, ikiyüzlü veya karanlık başkaları, şimdi bu durumu fırsat sayıp oklarını bana çeviriyor.

Bazı arkadaşlarım, dostlarım, bu manzaraya bakınca şunu söylediler. “Abi, keşke bu adamlardan hiç söz etmeseydin, buna değmezdiler!”

Aynı şeyleri düşünmedim değil, anılarımı yazarken de düşünmüştüm. Osman Sebri ile ilgili bölümde tam da bu konuya değinmiştim:

“Onun anılarla ilgili sözlerini ise unutamıyorum. Kendi anılarımı yazarken de zaman zaman aynı duyguları yaşıyor, ‘bunları yazmak ve yayımlamak acaba doğru mu?’ diyorum. Hele birçoklarıyla ilgili olarak, ‘böylelerinden söz etmeye değer mi?’ diye düşünmekten kendimi alamıyorum...” (Anılar, Cilt 2, s. 191).

İşte o “söz etmeye değmeyenler”, adları sanları çoktandır unutulmuş olanlar, hatta kendilerinden hiç söz etmediklerim, şimdi adeta üstlerindeki ölü toprağını atıp bir bir ortaya çıkıyorlar...

Öte yandan, hem anılarımı yazıp hem de böyle bir ayrım yapmak, “değmeyenleri” görmezden gelmek, onlarla ilgili bölümleri ayıklamak ya da olumsuzluklarının üstüne bir sünger çekmek, yani suya sabuna dokunmamak mümkün müydü? Mümkün olsa bile doğru olur muydu? Fotoğrafta büyük rötuşlar mı yapmalıydım? Kanımca bu yanlış olurdu. Nitekim aynı bölümde, yukardaki sözlerden sonra şöyle devam etmişim:

“Ama bu benim hayatım, mücadelemin öyküsü ve onu başkalarıyla paylaştım; bana göre iyi ya da kötü olan, ya da içlerinde şu ya da bu oranda hem iyiliği, hem kötülüğü taşıyan insanlarla... Ben yaşadıklarımı olduğu gibi yansıtmaya çalıştım. Bunu ne denli becerdim, bilemem. Tüm objektif davranma çabalarıma rağmen, kuşku yok, duygularım da işe karışmıştır.” (Anılar, Cilt 2, s. 191-192).

Ayrıca, sevgili okurlar, anılarımı yazarken bu tür saldırıları göze aldım. Bence bu ülkede gerçeği söyleyecek insanlara her zaman gerek vardı, bugün de var. Kendi payıma hayatım boyunca gerçeğe ve vicdanıma sadık olmaya çalıştım. Bu yüzden başımın ağrıması ilk değil, olsun! Başım ağrısa da vicdanım rahat.

Söz konusu koroda yer alanlara tek tek cevap verecek değilim. Aslında bu yazıyı da yazmayı düşünmüyordum. Ama haçlı cephesinin pervasızlığı ve seviyesizliği, arkadaşlarım ve dostlarım arasında yoğun tepkilere yol açtı, özellikle genç arkadaşlarımın sabrı tükendi ve bu saldırılara cevap verir oldular, ben de suskunluğumu bozma gereği duydum.

Anılarımda yazılanlara tepki gösterenlerin bir bölümünün kitabı hiç okumadığı ve tümüyle ezbere konuştuğu anlaşılıyor. Bunlar birbirlerinden ödünç aldıkları masalları ve rivayetleri tekrarlalıyorlar. Benim, anlayışlı, iyi niyetli, dürüst okurlardan istediğim ise şu: Bu şamataya aldırmayın! Eğer gerçekten ne yazdığımı bilmek istiyorsanız kitap ortada, onu okuyun. Orada yazılanlar salt bu türden “bahse değmez” kişilerle ilgili değil. 650 sayfalık bu 2. ciltte, onlarla ilgili bölümleri tümüyle ayıklasam, kitaptan ancak 10-15 sayfa eksilir. Orada yalnız tembeller, yanlış yapanlar, yoz kişiler değil, çalışkan, dürüst, üretken ve direngen pek çok kişiden de söz ediliyor. Onların bazıları örgütümüzden ayrılıp gittiği halde değerlendirmem değişmedi. Abdullah’a, Haço’ya, M. Şahin’e ilişkin yazdıklarım bunun somut örneği.

Öte yandan, kitapta yaşadığımız dönemin yurt ve dünya politikasına, ulusal ve uluslararası plandaki gelişmelere, yürüttüğümüz mücadelenin, sosyalizmin ve Kürt ulusal hareketinin çeşitli alanlarına ilişkin geniş bilgiler ve değerlendirmeler var.  Okura asıl gerekli olanlar ise bu bilgilerdir. Bir de değerini bilenler, zevkine varanlar için sözün tadıdır...

Kemal Burkay

25 Nisan 2010

(Not: bu konuda yazmaya devam edeceğim).

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.