1. HABERLER

  2. ARŞİVİMİZ

  3. Amerika'nın Arka Bahçesinde Yanan Bir Diğer Ateş
Amerika'nın Arka Bahçesinde Yanan Bir Diğer Ateş

Amerika'nın Arka Bahçesinde Yanan Bir Diğer Ateş

A+A-
Öyle görünüyor ki, El-Salvador’da geçen hafta yapılan başkanlık seçimi sonuçları, ABD’nin, merkez Amerika’daki ‘arka bahçesi’nde yaşadığı bir diğer yenilgiye işaret ediyor. 1980’lere geri döndüğümüzde; Reagan Yönetimi’nin ufak milletlere ‘Soğuk Savaşın eritme kabı’ olarak muamele ettiğini görüyoruz. Bir yandan, Sal Salvador’daki ‘sağ kanat askeri cunta’ya her türlü desteği verirken, diğer yandan da Farabundo Marti Ulusal Kurtuluş Cephesi(FMLN) isyancılarını da ‘doymak bilmeyen komünist ahtapot’un diğer bir dokunacı olarak resmediyorlardı.

Bu dönemlerde, ABD’nin dikkati büyük oranda ‘Merkez Amerika’ üzerinde yoğunlaştı. 1979 yılında Nikaragua’da yapılan Sandinista devrimi, tamamen ‘kabul edilemez’ olarak addedildi ve bu hareketin temelini çürütmek amacıyla, Honduras aracılığıyla ülkeye sokulan ‘kontra’lara mühimmat sağlamak ve onları desteklemek kapsamında milyonlarca dolar harcandı. ‘Ekonomik bozulma ve toplu cinayet’ politikaları ile devrimcilerin radikal gündemlerini zayıflatmayı başardılar ve sonunda Sandinista Hareketi, seçimlerde iktidarı kaybetti.(Sürpriz olmayan bir şekilde, ABD’ye, şu anki süreçte Afganistan’da istekli bir şekilde destek olan İsrail, Suudi Arabistan tarzı ülkeler; o zamanlar da aynı işlevleri görüyorlardı.)

Her şeye rağmen, 1980’lerde, Sandinista’nın lideri olarak kamu önünde son derece etkili bir isim olan Daniel Ortega’nın son ‘diriliş/ayağa kalkış’ hamlesi, Bush Yönetimi içerisinde hayatta kalan soğuk savaşçılar arasında ciddi anlamda afallama yaşanmasına neden oldu. Bununla birlikte, Ortega iki yıl önce tekrar devlet başkanı olarak seçildiğinde, Washington, aşırı tepki göstermedi. Belki de, Dışişleri Bakanlığı’ndaki daha akıllı yöneticiler, ciddi anlamda yaşadıkları düş kırıklıklarına alternatif olarak Ortega’ya oy veren Nikaragualıların, “Ortega’nın, tıpkı Hugo Chavez ve Eva Morales gibi eski zamanların radikal meşalesini hala elinde taşımaya devam eden bir olması” izleniminden yola çıkarak bu tarz bir tercihte bulunduklarının farkına vardılar.

Bu, aslında bu durumun nasıl meydana geldiğinin bir cevabıdır. Fakat, aynı şekilde 1980’lerde sola olan eğilimiyle herkesin dikkatini üzerine çeken El-Salvador’da da illa aynı senaryonun gerçekleşmesini beklemek yanlış olur; zira El-Salvador’un Nikaragua’dan farklı sebepleri mevcut olabilir.

Sandinistalar, dünya etrafındaki ilerleyici güçler tarafından rağbet gördü ve bu, amaçsız değildi. Öte yandan, El-Salvador’daki hükümet de aynı sertlikte kötülendi. Ve bu da nedensiz değildi. O yıllarda devam eden iç savaşta 75,000 civarında Salvadorlu öldü; bunların büyük bir çoğunluğu, ordu tarafından desteklenen ölüm mangalarının-bu ölüm mangaları potansiyel düşmanları veya öyle algılananları katletmekten geri durmadı- kurbanlarıydı.

Onların en belirgin hedefi başpiskopos Oscar Romero idi. Kendisi bir kurtuluş ilahiyatçısı olan Romero, haksızlığa uğrayanlara Hıristiyanlığın kurtuluş mesajını ulaştırıyordu; fakat bunun yalnızca ölüm sonrası bir fenomen olduğuna inanmıyordu. Onun Mart 1980’de ortadan kaldırılışını, dokuz ay sonra, 4 Amerikalı rahibenin tecavüz edilerek öldürülmesi olayları izledi. Her iki olayda da, Washington, etkili bir şekilde katillerin tarafını tuttu.

Merak uyandırıcı bir şekilde, bu süreç içerisindeki hayati önem taşıyan iki yıl boyunca, Amerika’nın El-Salvador büyükelçisi Deane R. Hinton idi-Onun bir sonraki atama bölgesi ise İslamabad’dı. Hinton’ın Honduras’ın-Honduras, kontralar için antrenman sahası olma ve geçit tüneli görevi görmenin yanı sıra, kendi ölüm mangalarına sahipti- başkenti Tegucigalpa’daki mevkidaşı, John Negroponte’den başkası değildi. (Tesadüfî bir şekilde, Amerika’nın İslamabad’daki şimdiki büyükelçisi-Anne Patterson-, aynı zamanda Amerika’nın San Salvador’daki büyükelçiliğinde çok kıdemli bir isim… Patterson, şiddetin daha az olduğu periyota denk gelen 1997 yılından itibaren üç yıl boyunca, bu bölgedeki diplomatik görevlere başkanlık etmişti.)

El-Salvador’daki sivil savaş, 1990’ların başında sona erdi; ama Amerika’nın teçhizatlandırdığı Hükümet güçlerinin askeri zaferi ile değil, Farabundo Marti Ulusal Kurtuluş Cephesi(FMLN)’nin kendisini gerilla gücünden, politik bir koalisyona dönüştüreceğini öngören bir anlaşma yoluyla… Bu, görünüşte kötü bir sonuç değildi. Fakat ilerleyen yıllarda, herhangi bir kimse, ölüm magandalarının etkili bir şekilde zafer kazandığını varsaydığından ötürü hoş görülebilirdi. O zamandan sonraki her seçimde, FMLN’nin ana rakibi aşırı sağcı “Ulusal Cumhuriyet İttifakı” Hareketi-İspanyolca akronimi olan ‘Arena’ ile daha iyi tanınan hareket- idi. Bu hareket, 1981 yılında adı kötüye çıkmış olan Amerikanlar Okulu’ndan-bu okul, Amerikan merkezli eğitim akademisiydi ve mezunları içerisinde Latin Amerika’da insan haklarını ön kötü şekillerde ihlal eden birçok kimse de bulunuyor- mezun olan Roberto D'Aubuisson tarafından kuruldu. D’Aubuisson, ölüm magandalarına başkanlık etme noktasında da ayrıcalığa sahipti.

Bu yıla kadar, Birleşik Devletler, tarafsızlık iddiasında bulundu. 2004 yılında Antonio Saca, FMLN’nin efsanevi komutanı ve Komünist Parti eski lideri Schafik Handal ile karşı karşıya geldiğinde(bu arada, yeri gelmişken belirtmek gerekir ki, her iki adayın da soyu Filistin’e dayanmaktadır); Bush Yönetimi temsilcileri, Handal’ın seçimlerden zaferlere çıkmasının iki ülke arasındaki ilişkilerde kötü sonuçlar doğuracağı tehdidinde bulundular. El-Salvador ekonomisinin, Amerikan ekonomisi ile yakından ilişkili olduğunu göz önüne alırsak, bu uyarının caydırıcı bir etkiye sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Bu yıl, Obama Hükümeti, seçimlerden kim zaferle çıkarsa, onunla çalışmaktan memnun olacaklarının sinyallerini verdi. Arena, FLMN’nin adayı Mauricio Funes’i yeni şartlara göre yeni fikirler edinememiş bir komünist olarak göstererek, onu öcüleştirme çabalarına girişti. 49 yaşındaki Funes, eski bir gerilla değil; bir televizyon gazeteciydi. Eski bir CNN çalışanı olarak; sola eğilim gösteriyordu, fakat bu da ılımlı bir şekilde idi. Tanımlama ve sloganlarını, Chavez ve Che Guevara’dan değil, Obama’nın kampanyalarından ödünç almıştı; bu da onun anti-Amerikancı olarak yaftalanmasını zorlaştırıyordu.

Funes, aşırı derecede sorun çıkarmayacağına söz verdi; fakat, El-Salvador’daki bu değişim, doyurucu olmaktan ziyade sembolik olmakla sonuçlanırsa; ciddi bir hayal kırıklığı yaratabilir. Son on yıllık süreçte, Latin Amerika’nın genişliği ve uzunluğu boyunca Washington Konsensüsü’nün örtüsü çıkarıldı. El-Salvadorlular, partiye gelmekte gecikmişlerdi; fakat onlar bunu en gelişmiş kapitalist ülkelerde bile neo-liberalizmin kuşatma altında olduğu bir zamanda yaptılar.

Komünist devrimci Augustin Farabundo Marti-FLMN, onun ölümünden sonra kendi ismini bu şekilde verdi- , kırsal bölgelerdeki isyanlara öncülük ettiği gerekçesiyle 1932 yılında idam edilmişti. Zamanın askeri diktatörlüğü, bu isyanlara kanlı katliamlar ile karşılık vermişti: 30,000’den fazla köylü, Salvadorlular tarafından “La Matanza” olarak hatırlanan katliamda öldürülmüştü.

FLMN’nin seçim başarısı bir tekrarın şafağında gelirken-Ronald Reagan ile başlayan bu bozulmuş çağın sonu anlamına geliyor-, bu ayaklanma, “Büyük Bunalım”ın bağlamında meydana geldi. Mauricio Funes’in zaferi, devrimci bir adım olmayabilir; fakat hiç şüphe yok ki bir değişime işaret etmektedir-Arena’nın statükodan sapmalara karşı şiddete başvurarak cevap verme olasılığı, Washington’dan ne bir ilgi görür ne de bir destek…

* Bu analiz, İsmail Duman tarafından İsra Haber için tercüme edilmiştir.
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.