1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Allah’ın muradı, halkın iradesi
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Yazarın Tüm Yazıları >

Allah’ın muradı, halkın iradesi

A+A-

dunyabulteni


Üzerinde önemle durduğumuz “maruf”; farklı insan grupları arasında ortak iyi, ortak güzel, ortak doğru ve ortak fayda ise, bu durumda dini iki ana kısımda düşünebiliriz: Biri dinin ahlaki temeli, diğeri fıkha ait hükümleri.

Hakikati itibariyle ahlak ile fıkhın arası ayrılamaz, fıkhi kuralları, yani Şeriatın asli ve içtihatlarla belirlenmiş yasalarına göre hareket eden bir insan ahlaki normlara, yüksek erdemlere göre yaşamış olur. Nitekim dinin hiyerarşisinde temel akaid, ahlak, ibadetler, muamelat ve ukubat olarak sıralanır. Bu sıralamada “din-dışı alan” yoktur; kelamdan felsefeye, ahlaktan hukuka, sosyo-ekonomik ilişkilerden ceza hukukuna ve devletler arası ilişkilere kadar her beşeri alan yer almaktadır.

Ancak bir toplumda Müslüman olmayanlar da var ve bunlar Şeriata göre yaşamıyor. Böylelerine ya dini zorla kabul ettirip şeriatın hükümlerine göre yaşatma yolu seçilecek ya da etnik arındırmaya veya en kötüsü jenoside tabi tutulacak. İslam dini her üç yolu da yasaklamıştır. Şeriata göre yaşamayan bir gayrımüslim dinin bir kökünün buluştuğu fıtratı ve muhakeme gücü sayesinde ahlaki olanı teslim ve teyid eder. İşte böyle bir kimse, ortak hayatın olmazsa olmazı olan ahlaki standartlara göre toplumsal ve kamusal düzenlemelerrin yapılmasına rıza gösteriyorsa, ondan talep edilecek olan sadece budur, bununla sınırlıdır.

Bu noktada zihin karışıklığına yol açmamak için şu hususların altını çizelim: Elbette İslam, kemale erdirilmiş, hükümleri tamamlanmış son dindir, Şeriat da bu dinin çerçevesi, koruyucu zırhıdır. Ancak dinde zorlama yoktur, hidayet Allah’tandır, son hüküm ahirette verilecektir, yüce Allah her topluluğa bir yol-yöntem kılmıştır. Şu halde Müslüman olmayıp İslam şeriatine göre yaşamayanlardan beklentimiz ahlaki normlar üzerinde mutabakata varıp siyasi organizasyon tesis etmektir. Kur’an bakış açısından devletin temeli ma’rufun emredilmesi, münkerin yasaklanmasıdır ki, bu ortak siyasi organizasyonun belli bir şeriata göre değil, ortak ahlaki normlara göre olabileceğini ifade eder. Siyasi organizasyon veya devlet şeriatleri ilga etmez, ortak ahlak temelinde bütün din müntesiplerinin kendi dinlerinin hükümlerine, şeriatlarına göre serbestçe ve özgürce yaşamalarını sağlar.

Haklar ve siyaset teorisini bu çerçevede kurmak gerekir. Yani herkes için iyi, doğru ve güzel olanın (ma’ruf) referans alınması. Müslim-gayrimüslim, Sünni-Şii, Alevi, erkek-kadın, işçi-patron, köylü-şehirli, doğulu-batılının maruf ve münker üzerine ittifak edecekleri şey onların sözleşmelerini meydana getirir. Sözleşme aktedilirken, biri diğerine rızası hilafına herhangi bir şey empoze edemez. Yani Şeriata ait hükümler Müslümanları ilgilendirir, Müslümanlar İslami hükümlere göre yaşar. Ama biliriz ki dinimiz İslami yaşama tarzını bir Hristiyana veya bir Yahudiye, bir ateiste veya bir laike empoze etmez. Sayılan gruplar bir arada yaşama iradesini beyan edebilirlerse aralarında bir sözleşme imzalamaları gerekir ki, bunun ahlaki zemini ma’ruf ve münkerdir.

Ben bundan Müslümanların içinde yaşayabilecekleri devletin bir “ahlak devleti” olduğu sonucunu çıkarıyorum. Devlet bütün dini grupların ortak değeri olan ahlakı politikaların temeli yapar ama dinin somut pratiklerini yani şeriatları farklı din müntesiplerine bırakır. İyi bir devlet ortak ahlak, farklı şeriatlerin bir arada yaşanabildiği siyasi varlıktır. Kamusal hayatın temeli ahlak, özel ve sivil-medeni hayatın temeli şeriatlar, farklı yaşama biçimleridir. Herkesin dini kendine olduğu gibi herkesin şeriatı da kendine. Toplumsal ve kamusal düzenden talep edilecek şey, dinin maksatlarına aykırı olmaması, şeriatı iptal ve ilga edecek düzenlemelere gitmemesidir.

Hukukun esası sözleşmedir, İslam’da da haklar sözleşmeye dayanır. Başka vesilelerle sıkça ifade ettiğimiz üzere evlenmeye karar veren bir kadınla bir erkek aralarında nikah kıyarlar. “Nikah kıyarlar” cümlesi maksadı ifade etmeye yetmiyor, hakikatte çiftler nikah akdederler. Nikah akittir. Hristiyanlıkta ise yemindir. Müslümanlıkta çiftler yemin etmezler, anlaşırlar. Nikah akdi evlilik birliği devam ettiği müddetçe geçerli olan sözleşmeler hükmünü korur.

İki Müslüman veya bir Müslümanla bir gayrımüslim ticaret yapacaklarsa yine aralarında ticaret akdi yaparlar. Ortaklığın, birlikte iş yapmanın vecibe ve sorumluluklarını bir kağıda dercederler. Demek ki ekonomik hayatın esası da sözleşmedir.

Müslümanlarla gayrimüslümler arasındaki ilişki de sözleşmelere dayanır, dayanmalıdır. Nikah akti ve ticaret akti gibi biat ve muahedeler de birer sözleşmedir. İki devlet, iki grup arasında sözleşmeler imzalanır. Devletler arası hukukta modern zamanlarda en önemli çalışmayı yapan Muhammed Hamidullah hocaya göre müslümanlar ile garimüslümler arasındaki hukuk sözleşmesinin en tipik olanı Medine Vesikası’dır. Medine Vesikası birden fazla din müntesibinin dinleri kendilerine ait olmak üzere, kamusal ortak hayatı tanzim eder. İcap ve kabule dayanan, birinin dinini diğerine empoze etmeyen bir sözleşmedir. Bir bakıma anayasadır bu. Sözleşmenin ahlaki temelini daha önceki Hacer-I Esved’in dört kabile reisinin katılımı ve Mekke zorbalarına karşı oluşturulan Hilfu’l Fudul’dur. Bu ahlaki sözleşme Allah ve Elçisi’nin teminatı altına alınmıştır.

Sözleşme iktidarı elinde merkezileştiren mutlakiyetçi idareden alır ama modern devletin mutlak iktidarı halka devretmesine de kapı aralamaz. Sorunun merkezi şudur: Mutlak iktidar kimin olacaktır? Kilisenin mi, kralın mı, halkın mı? Demokrasiler halkı tam yetkili kıldı.

Pekiyi, halkın tamamı din açısından haram olan bir şeyi emretse meşru olur mu? Olamaz. Bugün batılı demokrasilerinde problem, halk iradesinin mutlaklaştırılmış olmasıdır. Lipson buna bir örnek verir: Amerika’da beyazların yüzde 99 ağırlıkta olduğu bir şehre Çinli bir aile gelir. Amerikalıların yüzde 99’u ailenin kendi semtlerini paylaşmasını istemez. Olayı siyaset bilimciler tartışır. Şu sonuca varırlar: Bu bir hak değil. Yüzde 99’un Çinli aileyi istemiyoruz demeleri bir hak değil. İslam’ da da bu böyledir. Demek ki bir şey akla aykırı ise bütün Türkiye halkı iki kere iki 6’dır, eşcinsellik serbesttir dedi diye hak olmaz. Bütün Türkiye halkı zinayı suç olmaktan çıkarsa, bu hak olacak değildir.

Bir başka konu var, onu da ayrıca ele alacağız: Demokrasilerde sahiden halk mı yasa yapar? Seçtiği vekiller “evet” dedikleri her yasaya nüfuz ediyor mu? Hayır! İşi kotaran küçük bir klik dışında vekilleri hangi yasayı yaptıklarını bilmezler, mecliste ön sıradakilere bakarlar. Kendi partilerinden olan ön sıra el kaldırıyorsa kaldırırlar, indiriyorsa indirirler, böylece yasalar çıkar. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, açıkça “Her yasa metnini okuyacak halim yok” dedi.

Kısaca halkın iradesi mutlak değildir. Müslümanların bu düzeylerde halkın çoğunluğuna vurgu yapıp durmaları şaşırtıcıdır. Nasıl kiliseye veya aristokrat sınıfa, kral veya belli bir zümreye mutlak yetki devri söz konusu değilse, halkın da bir lidere, bir partiye, bir hükümete mutlak yetki devretme yetkisi yoktur. Çünkü mutlak iktidar Allah’ındır, diğer bütün iktidarlar izafidir. Mutlak iktidar Allah’ın ise, O’nun hükümleri bütün yönetimlerin üstündedir ki, bizim telakkimize göre “hukukun üstünlüğü” ilahi hükümlere riayettir. Vazedilmiş hükümler ne halk iradesi, ne milli iradeyle kısıtlanmaz, ilga edilemez.

Müslümanların muhtevasını yeniden semantik bir işleme tabi tutabilecekleri demokrasi Allah’ın muradına ve halkın iradesine dayalı yönetim biçimidir. Allah’ın muradı halkın zararına olmaz, çünkü Allah kullarına haksızlık yapmaz; halkın iradesi de Allah’ın muradına aykırı tecelli etmez, etmemelidir. Halk, Allah’ın muradına mugayir irade beyan ederse kendi kendine zulmetmiş olur, tiranlar ona musallat olur.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.