1. YAZARLAR

  2. Muhammed ZAHİR

  3. ALLAH’IN İNDİNDEKİ DEĞERİNİ MERAK EDENİNİZ VAR MI?
Muhammed ZAHİR

Muhammed ZAHİR

Yazarın Tüm Yazıları >

ALLAH’IN İNDİNDEKİ DEĞERİNİ MERAK EDENİNİZ VAR MI?

A+A-

Bize verilen süre içerisinde bu dünya hayatında seyru sefer ederken unutmamamız gerekenlerin en başında yaradılışın gayesi gelmektedir. Yaradılışın gayesi, bizi yaratan tarafından ‘‘Allah’a kulluk’’ olarak bize bildirildiğine göre Allah’a en güzel şekilde kul olabilmeyi yaşamımızın temel felsefesi ve hedefi haline getirmemiz gerekir. Gerisi asıl menzile ulaşabilmek için gerekli olan vasıtalardan başka bir şey değildir.

              Son zamanlarda yaşadığımız ülke sathında hastalıklı sistem ve bekçilerinin ülke insanına yaşattığı zulüm, kan ve gözyaşı gündemin bir numarasına oturmuştur. Halklara yaşatılan bu zulüm, kan ve gözyaşının sebebi hastalıklı sistem ve bu hastalıklı sistemin bekçiliğini yapan hastalıklı düşünce sahibi insanlardır. Hastalıklı sistemler hastalıklı zihinlerin ve düşüncelerin ürünüdürler. Hastalıklı sistem ve düşüncelerin insanoğluna saçtığı zulüm ve acılara karşı tepki olarak doğan düşünce ve sistemler de, doğmalarına vesile olan sistemlerin arızalarıyla malul olmaya mahkûmdurlar. Halklara, aynı acıları daha az ya da daha fazla şekliyle kendileri yaşatacaklardır. Mihengini Allah korkusunun oluşturmadığı her düşünce ve fikir sakatlık ya da noksanlığa mahkûmdur. İnsanoğlu, sahip olduğu meziyet ve özellikleri itibari ile nakıs(eksik, mükemmel olmayan) bir varlık olduğundan, mutlak doğrulardan (Vahiy) bağımsız üreteceği her şey de noksanlığa mahkûmdur.

               İnsanoğlu yapısı itibarı ile iyiliğe de kötülüğe de müsait bir varlıktır. Bu durumu Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de Şems Suresinin 7-8. ayetlerinde şöyle açıklıyor.; ‘‘ Nefse ve ona bir takım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki’’ Ayette de açıklandığı gibi insanoğlu iyilik ve kötülük kabiliyetlerine sahip bir varlıktır. İyiliklere sarılıp kötülükleri gömebilmesi için, hakkaniyet ve adalet çerçevesi içerisinde davranabilmesi için, Yüce Allah’a ve onun elçileri vasıtasıyla göndermiş olduğu mesajına muhtaçtır. Allah’tan ve onun mesajından bağımsız hareket edenler, ilânihaye kendilerini kusurlu davranmaktan alıkoyamazlar. Bu anlamda Hz. Muhammed A.S’ın şu hadisi şeriflerini de zikretmekte fayda var sanırım; ‘‘Hikmetin başı Allah korkusudur.’’ Hikmet: yani işleri yerli yerinde, olması gerektiği gibi en güzel şekliyle yapabilmek… Hikmetin olmadığı,(dolayısıyla Allah korkusunun olmadığı) yerde nihai mutluluktan, eminlikten, insaftan, özgürlükten, hakkaniyet ve adaletten söz etmek mümkün değildir.

              Renklerin sadece siyah ve beyaz tonlarından söz edilemeyeceği gibi düşünsel ve ameli babta da sadece doğru ve yanlıştan söz etmek mümkün değildir. Doğru, daha doğru ve mutlak doğrudan (Vahiy) söz edilebilir. İnsana ait olanlar doğru ve daha doğru olarak, Yüce Allah’tan bize gelenler ise mutlak doğru olarak kategorize edilebilir. Bu durumun daha iyi anlaşılabilmesi için Kur’an-ı Kerim’de zikredilen ve bu konuya ışık tutabilecek bir kıssayı anlatalım.

              Kur’an-ı Kerim’in Enbiya Suresinin 79. Ayetinin tefsiri ile ilgili tefsirlerde anlatıldığına göre; ‘‘İki kişi aralarındaki davada hükmetmek üzere Hz. Davud A.S.’ın yanına geldi. Birisi bir tarla sahibiydi. Tarlasını bağ ve bahçe haline getirmişti. Bir diğeri ise koyun sürüsü sahibiydi. Tarla sahibi dedi ki: ‘‘Bunun sürüsü geceleyin benim tarlama girdi ve hiçbir şey bırakmadı.’’ Bunun üzerine Hz. Davud A.S. ,  verilen zarar ve ziyanı göz önünde bulundurarak tarlasının mukabilinde adamın koyunlarını almasını bildirdi. Koyun sürüsü sahibi ise Süleyman Peygamberin yanına gitti ve babasının verdiği hükmü ona bildirdi. Bunun üzerine Hz. Süleyman babasının huzuruna gelerek dedi ki: ‘‘Ey Allah’ın peygamberi hüküm senin verdiğin gibi değildir.’’ Hz. Davud: Nasıl dedi? O zaman Süleyman Peygamber şu cevabı verdi: Ekin tarlası koyun sürüsü sahibine verilmeli. O, ziyandan önceki haline gelinceye kadar tarlanın bakımını üstlenmelidir. Koyunlar da tarla sahibine verilmeli. Tarlası eski bakımlı haline gelinceye kadar bu koyunların sütünden, yününden ve kuzularından yararlandırılmalıdır. Tarla eski haline gelince, tarla sahibi tarlasını, sürü sahibi de sürüsünü alsın. Bunun üzerine Hz. Davud; hüküm senin verdiğin gibidir diyerek Hz. Süleyman’ın hükmünü tasdik etti.’’

              Görüldüğü gibi Hz. Davud A.S.’ın içtihadı doğru olmasına doğruydu ve tarla sahibinin zararını gidermeyi göz önünde bulundurarak Adaleti sağlıyordu. Ama Hz. Süleyman A.S.’ın içtihadı daha doğruydu ve o, Adaletle birlikte inşa ve imarı da hedeflemişti.

              Yaşadığımız ülkede sistemin, hâkim olduğu tüm halklara, ziyadesiyle Kürt halkına zulüm, acı, kan ve gözyaşından başka bir şey yaşatmadığı doğru. Buna karşı durmak, haykırmak gerektiği de doğru. Ama daha doğru olan bir şey vardır ki; o da mazlum olan bir halkı bir zalimin tasallutundan kurtarmaya çalışırken, en az onun kadar zalim olan bir başka zalimin kucağına bırakacak söz, eylem ve davranışlardan uzak durmak gerektiğidir. Zalim zalimdir. Zalimin ne Arab’ı, ne Türk’ü, ne Kürd’ü, ne de Acem’i… Hiçbirisi diğerine tercih edilemez. Ve hiç kimse İslami Camialardan, herhangi bir zalimin kar hanesine yazılacak olan bir söz, eylem ve davranışı bekleyemez.

              Zulüm karşısında yüreği yanan ve bir çözüm getirmek isteyen Müslümanların yapacakları belli. Zulme karşı haykıracak, onu ortadan kaldıracak, herkese imar ve inşa hedefli bir Adaleti sağlayacak olan Güç ve Organizasyona sahip olmak. Bu güç ve organizasyona sahip olabilmek için de gece gündüz çalışmak. Aksi durumda sunacağınız çözümün hiçbir kıymet-i harbiyesi olmayacaktır. Boş söz ve sloganlara karnımız toktur. Büyük dava adamı Fidan GÜNGÖR’ ün dediği gibi; ‘‘Mes’ele hiç de bu kadar basit ve sığ değil! İstikbale dair endişe ve kaygıları olan Müslümanların, şöyle bir dönüp geçmişe bakmaları gerekir. Bunun bir güç ve organize mes’elesi olduğunu anlayın lütfen! Bu işin uluslar arası boyutu var; bu iş sanıldığı kadar basit değil! Anlayın ve yakamızı bırakın artık!.. Gölge etmeyin başka ihsan istemiyoruz! Kimin bugüne kadar ne yaptığını, şu anda neyin peşinde olduğunu, gelecekte ne gibi hesapların içinde olacağını da biliyoruz. Endişelenmeye gerek yok. Sabırlı ve kararlı olmamız yeter."

               En başa dönecek olursak, yaradılışın gayesine uygun olarak hayatını dizayn etmeye çalışan bir Müslüman’ın, bilerek ve isteyerek rengi ve milleti ne olursa olsun zalimden yana tavır alması beklenemez, düşünülemez. Öyle ya da böyle her ne şekilde olursa olsun zalimden yana tavır koyanlar, zalimin sofrasına katkıda bulunanlar, zalimin işleyeceği tüm zulüm ve cürümlere ortaktırlar.

              Müslüman bir bireyin, kendi hayatının her alanında kıstas(ölçüt, kriter) yapabileceği tek bir şey vardır. O da Allah rızası ve sevgisi. Aksi olursa ne olur diyorsanız onu da Hz. Muhammed A.S.’dan dinleyelim; Allah Resulü Ashabına: ‘‘Allah indindeki değerini/derecesini merak edeniniz var mı? Allah indindeki değerini/derecesini merak edeniniz varsa, Allah’ın kendi kalbindeki/hayatındaki derecesine baksın’’ diyor.

              Eğer hayatımızın düşünsel, siyasi, iktisadi ve ictimai alanlarının tümünde Allah rızası ve sevgisi en öndeyse bilelim ki Allah’ın indindeki değerimiz de en önlerde olur. Yok eğer her alanda dünyevi menfaat ve çıkarlarımız en önde ise bilelim ki Allah’ın indindeki değerimiz de en gerilerde olur. Bu durumda her Müslüman’ın kendi kalbini ve hayatını her an gözden geçirmesi, muhasebeye tabi tutması lazım. Acaba her işimizde gözettiğimiz ilk şey Allah rızası mı yoksa başka şeyler mi…? Yoksa bazen hatırlamıyoruz bile mi…?

              Rabbimiz! Hayatının her alanında, her ne pahasına olursa olsun senin rızanı en başa koyanlardan ve bunda hayatının son anına kadar sebat edenlerden eyle… ÂMİN

Önceki ve Sonraki Yazılar