1. YAZARLAR

  2. Songül Pala

  3. Aklın Yolu
Songül Pala

Songül Pala

Songül Pala
Yazarın Tüm Yazıları >

Aklın Yolu

A+A-

     Dünyada tarım toplumu olarak tanımlanan döneme kadar geriye gider, hükmetme-hükme boyun eğme dönemi. Bu tür bir yaşamın değişmez gerçeklerinden biri, güçlü azınlığın çoğunluğa hükmettiği (sömürdüğü) olgusudur. İktidar kavramının hayat bulduğu dönemlerden itibaren ezilenlerin hedefi; çoğunluk olarak, kendilerini yöneten azınlığın zulmünden kurtulmaktır.

     Hakları ellerinden alınan, zayıf bırakılan mazlumların çabası iktidar olan zihniyete başkaldırarak özgür-onurlu bir yaşama kavuşmaktır. İnsan var olduğundan bugüne kadar devam eden zalim-mazlum, sömüren-sömürülen, zayıf-güçlü mücadelesinin temel noktası bu hak mücadelesi olmuştur.

     Dinler tarihini incelediğimizde hak mücadelesini peygamberler ve ümmetleri sürdürmüştür. Bir kişi ile başlayan daha sonra çoğalan ve bu çoğalmanın sonunda zalim iktidarları deviren kıssalarla doludur, tarih sayfaları. Son peygamber ile tamamlanan bu yöntem; yerini inananlar için Kitab'ın (Kur'an) ve Sünnet'in yol göstericiliğine bıraktı.

     Batı toplumu bizimle bu gerçeği paylaşmadığı için, insanların kurtuluşu için yeni yönetim biçimleri arayışına girmişti. Süregelen yönetim biçimleri gücü elinde tutan bir topluluğun halkı yönettiği daha doğrusu sömürdüğü hiçbir haklarının sözkonusu olmadığı krallıklardı. Aydınlanma dönemi olarak tanımlanan dönemde ise olan şey, dini otoritelerin ve lordların iktidarının yıkılması oldu. Bunu sağlayabilmek için; lordlarla işbirliği içindeki din adamlarının dininden uzaklaşmak ile başladılar işe.

     Ülkeyi yönetenlerin bu yönetme işini ailelerinden miras olarak aktarmasının kendilerine bir hayır getirmediğini tecrübeleri ile anlamışlardı, devrimi yapanlar. Devrim oldu ve artık seçimle belirlendi, iktidarlar. Bu o kadar önemli ve cesur bir hareket idi ki, diğer ülkelerdeki halkları da heyecanlandırdı. Sonunda gelişmişlik ölçüsü olan tanımlanan cumhuriyet yönetimi ülkelerde bir yönetim şekli olarak benimsendi. cumhuriyetin türleri, her toplumun inancına göre oluştu.

     Dinler tarihindeki kıssalardaki mücadeleleri, aydınlanma hareketinin tarihçesini ele aldığımızda hep mutlu sonla biten yerinde bırakıyoruz, kıssayı-vakayı. Bildiğimiz ama genelde üstünde fazla kafa yormadığımız noktalar var. Bu mutlu sonlardan sonra neler yaşıyor, hikayelerin kahramanları.

     Sırayla gidelim…

     Her yeni gelen dinin peygamberi; öncesinde hak mücadelesi vermiş, zalim bir iktidarı devirmiş sonrasında çoğaldıkça güçlenmiş, güçlendikçe kendini güce tapar bulmuş bir dinin taraftarları ile mücadele etmek zorunda kalmıştır. Bu da gösteriyor ki, haklı olmak için, hakkı bulmak-uygulamak için çoğunluk olmak her zaman geçer akçe değil. Son peygamberin ümmeti Müslümanlar da zaten aynı şekilde en güçlü dönemlerinde halifeliği sultanlığa dönüştürmüştür.

     Aydınlanma döneminin doğurduğu seçimle iktidar belirleme yani demokrasi ile yönetimin belirlenmesine gelince…

     Batı toplumu kendi tarihinde çoğunluğun iktidarının mutlak doğruyu getirmediğini acı sonuçlarıyla öğrenmiştir. Stalin, Hitler gibi örneklikler ile anlaşıldı ki, toplumun hassas yönlerini iyi değerlendirebilen liderler, bir halkın büyük çoğunluğunu arkasından sürükleyerek kendine suç ortağı kılabilmektedir.

     Batı için bu vakalar, çoğunlukçu yönetim şeklini tartışılır hale getirdi. Adım adım çoğulcu yönetim biçimini yerleştirmeye çalıştılar-çalışıyorlar. Seçim barajlarını düşürerek, azınlık konumundaki kesimlerin örgütlenmesini destekleyerek, sivil toplum kuruluşlarının güçlenmesini sağlayarak ülkeyi yönetenlerin bir birini denetleme fırsatı sağlanmaya çalışılıyor.

     Bizim gibi toplumu İslam olan ama yönetimi laik bir ülkenin Cumhuriyet'in kurulmasından itibaren yerleştiremediği bir sorun var. Azınlık yönetimi mi? Çoğunluk yönetimi mi? Çoğulcu yönetim mi, diye sormayacağız, çünkü bu konuyu toplum olarak tartışmıyoruz, henüz.

     Türkiye Cumhuriyeti'ni; batıdan referans almış, batıda eğitim görmüş ve aydınlanmak için aydınlanma hareketini başaranları taklit etmek gerektiği kanaatine varmış azınlık bir gurup, halkın haberi olmadan kurmuştur. Bu azınlık, halkın nasıl yaşayacağını, ne düşünmesi gerektiğini programlıyor ve bu durumdan halkı belli aralıklarla haberdar ediyordu.

     Tek parti dönemi olarak tanımladığımız bu dönem artık insanların zapt edilmesi için yeterli gelmeyince çok partili döneme geçilmesine karar verdi, tek parti iktidarı. İlk çok partili seçimlerde halkın ne kadar bıktığı yeni partinin iktidar olarak seçimden çıkmasından anlaşılıyordu. Ama halkın kaçırdığı nokta, bu yeni partinin kadrolarını oluşturanların da tek parti döneminin adamları olmasıydı. Halka oynanan oyunda yapılan şu idi: halka seçenekler arasında ‘seçim yapıyor’ hissi vererek karar merci olduğuna inandırmak. Bu güne gelinene kadar iktidar koltuğu bir ‘sol’ kesimin bir ‘sağ’ kesimin elinin altına gidip geldi.

     Biz İslam hassasiyeti taşıyan Türkiye vatandaşları için durum biraz daha farklı. Laik bir sistemde İslami bir partinin olamayacağı ya da mevcut anayasal düzlemde ilkeli bir siyasi hareketin yaşayamayacağı bu nedenle siyasi oluşumlara uzak duran kitleyi bu konunun dışında tutarak değerlendirelim.

     İslam kriterlerini referans aldığını iddia eden ve seçimle bir şeyleri düzeltebileceğine inanan kitleler, uzun süre iktidar olmanın mücadelesini verdiler. Bu ülkenin kurucuları ve sahibi olduğunu iddia edenler için hep bir karabasan görevi yerine getirdiler. Yıllarca laik kesim bu Müslümanlarla korkuttular, vasat Türkiye vatandaşlarını.

     Bir dönem Refah Partisi'nin iktidara ortak olması ve sonucunda yaşanan 28 Şubat olayları İslami hassasiyete sahip bütün insanları bileyledi. Hiç oy vermeyen vatandaşlar dahi yaşanan haksızlığa karşı taraf olma ihtiyacı hissederek AK Parti'yi iktidar yaptı. Bu ilk seçimin sonuçlarından sonra AK Parti'yi yönetenler bir halkın mağduriyetini iyi kullanarak yerel seçimlerde ve milletvekili seçimlerinde oy oranlarını arttırdı.

     Bugün anlaşılıyor ki, bir dönem başörtüsü sorununu (üç dönemdir iktidar olmalarına rağmen henüz tam bir çözüm getirmemişlerdir, belki de yeni bir seçim dönemi için malzeme olarak gerekeceğinden), bir dönem Kürt sorununu çözeceği vaadiyle, içinde bulunduğumuz dönemde ise milliyetçi taraftarlara oynayarak iktidarını ayakta tutuyor, AK Parti kadroları. Başbakan'ın da sürekli vurguladığı gibi oyların % 50’sini alıyor.

     Bu durumda iki soru ortaya çıkıyor: tarih tekerrür ederek bir tercih yaptığımız kanaati oluşturuldu ve yine vatandaş oyuna mı geldi, yani sistemin oyununa mı gelindi? Ya da insanların-toplumun zaaf noktalarını iyi bilen bir liderin arkasından sürüklenerek büyük veballerin altına oylarımızla imza mı koyuyoruz?
 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.