1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Aklın takviyesi ve özgürleşmesi
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Yazarın Tüm Yazıları >

Aklın takviyesi ve özgürleşmesi

A+A-

Kur’an-ı Kerim, varlık dünyası üzerinde muhakeme ve gözlem yapmaya ve bu gözlemlerden doğru sonuçlar çıkarmaya bizi davet eder. Bunun bariz örneği Hz. İbrahim’in yaptığı gözlemlerdir. İbrahim aleyhisselamın kavmi Sabi idi; putlara ve gökcisimlerine tapıyor, onları kutsallaştırıyorlardı. Hz. İbrahim, kavmine “Yıldızlara tapıyorsunuz ama onlar kalıcı değildir; tapılacak ve müracaat edilecek varlık mutlak olmalıdır, bunlar izafidir” diyor. Mutlaklık vasıfları yoksa tapılmaya değer varlıklar değildirler. Kavmine bunu söylüyor ve ayı, güneşi örnek gösteriyordu. Bir varlık doğup kayboluyorsa, doğması ve kaybolması kendisi dolayısıyla değil de bir başkası dolayısıyladır. Demek ki ona doğma, kaybolma, hareket etme, yer ve görüntü değiştirme özelliği veren başka bir varlık var. Bu başka varlık etkilenen değil etkileyen ve mutlak olmalıdır. Hz. İbrahim, böylelikle kavminin tabiat olayları üzerinde düşünerek, aklederek doğru bir sonuca varmalarına yardımcı oluyor.

Hz. İbrahim, sonra putlar üzerinde mantık yürütüp putların insan eliyle, insanın kullandığı bir nesne kırılabileceğini, biçim değiştirip yok olabileceklerini gösteriyor. Hz. İbrahim “küçük putları büyük put kırmıştır” demek suretiyle bir önerme koyuyor; fakat önermenin kendisi mantığa aykırıdır. Onlar “Bu bir taş parçası, nasıl kırabilir ki” dediklerinde Hz. İbrahim: “Peki, siz bir taş parçasına nasıl tapıyorsunuz” diye soruyor.

İbni Teymiye ve bazı İslam bilginleri, Hz. İbrahim’in put üzerinden muhakeme yürütmesini ilk mantık olayı olarak görüyorlar. Tabii ki Babil çevresinde mantık ve astronomi hayli gelişmişti. Fakat gerçek şu ki mantık, insanın yeryüzüne indiği ilk andan itibaren varolmuştur. Çünkü insanın mantıklı olması konuşması (nutk ile) ilgilidir. Konuşan mantık kullanır. Cümle anlamlı olacaksa kendi içinde tutarlı olur ki, tutarlılığın ilk şartı mantıktır. Anlamlı cümle olmadıkça konuşmak, anlaşmak, iletişim kurmak, bir iş yapmak mümkün değildir. Son Peygamber nasıl insanları akıllarını kullanmaya davet ettiyse ilk peygamber(ler) de aynı davette bulundular. Mantığı ilk formüle eden Aristo görülmesi, Aristo’dan önce insanlar mantıklı düşünmediklerini iddia etmekle aynı şeydir. Halbuki Adem’ den beri insanlar mantıklı düşünür, bir mantık silsilesi içerisinde hareket ederler. Ancak, mantığın belli bir sistem içerisinde formüle edilmesi daha sonraki zamanlarda olmuştur, denilebilir. Bence Aristo’nun yaptığı mantığı Yunan düşüncesi içinde formüle etmesi, Yunan insan tasavvuruna uyarlamasıdır. Sonuç olarak Hz. İbrahim, mantığın gelişmesinde temel bir sıçrama meydana getirmiştir, böylelikle aklın özgürleşmesini sağlamıştır. Mantıklı düşünmeyen aklını kullanamaz, aklını kullanamayan ilahi hakikatleri kavrayamaz.

Kur’an-ı Kerim aklın gerçek manada işlevini yerine getirebilmesi için nefsin etkisinden kurtarılmasına işaret eder. Kendi hevasını tanrı edinenler akıllarını değil, nefslerini işletirler. Buna ne Batı düşüncesinde ne Doğu dinlerinde ne de eski kültürlerde rastlayabiliyoruz. Akıl bir cevherdir. Aklın, doğruyu bulma özelliği yanında bir de aklileştirme dediğimiz başka bir özelliği daha var. Aklileştirme, akletmeden farklı olarak bir şeyi aklileştirir, mantıksal bir form içine sokar, bu sayede kabul edilebilir hale getirir.

Öte yandan insanda, akıldan çok daha önce ve çok daha önemli bir meleke daha var: Vicdan. Eğer ben bir davranışta bulunacaksam, akıl ve mantık yürütmemin yanında, yapacağım bu davranışın ahlaki bir değere sahip, iyi ve doğru bir davranış olduğuna kani olmam lazım. Bir fiilin akli olması yetmez, aynı zamanda bunun benim vicdanıma da sinmesi lazım. Yaptığım veya yapacağım davranış bende bir meşruiyet krizine yol açmamalıdır. Vicdan rahat değilse, kişinin yaptığı vicdanına sinmiyorsa krize girer. Bu ise ruhi hastalıklara ve akıl bozukluklarına sebep olur.

Çoğu zaman nefsimiz, bize bazı şeyler emreder; bu Kuran’ın “Nefs-i emmare (kötülüğü emreden)” dediği haldir. Nefis de insanda ontolojik bir cevherdir; emreder ve ister; istek ve tutkuları, arzuları temsil eder. Arzularda mantık yoktur; çünkü arzu sadece istektir. Bir istek zaman içerisinde tutkuya dönüşür. Tutkuya dönüştüğü zaman mantıkla olan ilişkisini keser. Bazen sevgi aşka dönüşür, aşka dönüşmüş sevgi tutku olur, böylesi durumda aşk aklı alır götürür. Tutku formuna bürünmüş aşk kalbin vehmidir, vehim akla baskın çıktığında aşık ne yaptığını bilemez, saçmalar, şatahatlara bulunur. Şeriatın sınırlarını aşan nice Sufinin başına bu musibet gelmiştir.

Bizim hayatımızın bir yanında “iyi veya kötü (hüsn ve kubh)” gibi bir takım ahlaki değerler, yani vicdan var; öbür yanında isteyen ve arzu eden “nefs” bulunur. Bunlar çoğu zaman çatışma içinde olur. Nefsin iyi olanla çatışması “emare” seviyesindeki türev halidir. “Levvame, mutmaine, mülhime, raziye ve marziyye” seviyeleri başkadır. Aklın ve mantığın yardımıyla vicdan galip gelirse, insanda levvame türeviyle nefsin istediğinin doğru olmadığı fikri ortaya çıkar. İşte bu durumda insan, nefsine karşı koyma başarısını gösterir. Fakat çoğu durumda nefs galip gelir, maharetle insana emrettiği şeyi yaptırır. Tabii nefs bunu yaparken, aynı zamanda bunu aklileştirir, akla uygun bir forma sokar. Böylece meşruiyet krizinin önüne geçmiş olur. Psikolojide buna “savunma mekanizması” deniyor yani “rasyonalizasyon.” Nefs, temelde kötü ve gayrimeşru bir istekte bulunuyor, akıl bunun meşru, doğru ve yararlı bir şey olduğunu öne sürüp kabul edilebilir bir forma sokuyor. Tabii akıl bunu yaparken de “zeka”yı yardımcı eleman olarak kullanıyor; aklın en büyük yardımcısı zekadır. Yardımcısını doğru istikamette kullandığında ikisi ahlaki iş yapmış olurlar, kötü yolda kullandıklarında nefsin heva vehevesine hizmet ederler. Söz konusu işlem insan gerçeğinin en esaslı trajedilerinden bir tanesidir. Akıl, zeka ve nefs, üç temel dinamiktirler; bunlar yan yana ve eşgüdüm halinde, birbirleriyle yardımlaşarak çalışırlar. Nefs ister, akıl bu isteği aklî bir forma sokar, mantıksal imkanlarını hazırlar, zeka da lojistik destek tedarik eder.

Her büyük insani başarı aklın sonucu değil, zekanın sonucu da olabilir. Freud’a göre, büyük insani başarıları, bilim, teknoloji, uygarlık, spor, sanat vb. etkinlikleri tatmin olmamış nefsin beşeri dinamikleri kullanarak harekete geçmesine borçluyuz. Ama eğer öyle ise, bu durumda bütün bu etkinliklerde nefsin arzuları, kibri ve tatminsizliği yok mu? Meşrulaştırılmış gayri ahlaki uygarlık ile gayrımeşru hırsızlık fiili arasındaki fark nedir? Yer yer zikrettiğimiz üzere başarılı hırsızlık için insanın akıllı mı, yoksa zeki mi olması lazım? Bir bankayı soymak için olağanüstü teknikler geliştirmek gerekir. Paldır küldür bankaya girip vezneden para almak kaba hırsızlıktır, bu zeka kullanmayı gerektirmez. Rafine planlar yapıp banka soymak büyük zeka işidir; fakat akıl işi değildir. Nitekim insanlar çoğu zaman, zeki olurlar ama akıllı olmazlar. Elbette ki, atom bombasını yapmak büyük zeka işidir, bunun arkasında bilim adamlarının büyük başarısısı yattığı açıktır. Atom bombasını yapmak bir zeka işi olabilir, ama akıl işi değildir; çünkü bir bomba ile bir bölgedeki insanların tümünü imha etmek akıl işi değildir. Demek oluyor ki nefis istiyor, akıl rasyonalize ediyor ve zekanın yardımıyla ahlaki olmayan eylemi gerçekleştiriyor. Ahlaki olmayan her fiilde akıl tutsaktır; çünkü nefsin hizmetinde çalışıyor. Dinin heva ve heves üzerinde durması, bizi nefsin istek ve tutkularına karşı uyarıp bizi nefse karşı dirence çağırması, aklın özgürleşmesi içindir. Akıl ahlaki faaliyettir, ahlakla ilgilidir. Yüce Allah bize aklı nefsin bitip tükenmez sufli arzularına hizmet etmek için değil, varlığı ve ayetleri üzerinde tefekkür etmek için bahşetti.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum