1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Aklın korunması
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Yazarın Tüm Yazıları >

Aklın korunması

A+A-

Menşei vahy olan bütün şeriatler ve elbette son vahyden neş’et eden İslam şeriatı beş şeyi korumayı hedefler: Din, can, akıl, mal ve nesil. Aklın korunması şeriatın ana maksatları arasında yer alır ki, bu İslam düşüncesinde aklın merkezi bir öneme sahip olduğunu gösterir.

Adına “İslam felsefesi” dediğimiz düşünce tarzında “dini düşüncede akıl” konusu fazlasıyla zihinleri meşgul etmiştir. Belirtmek gerekir ki, zihinsel faaliyet olması itibariyle bir etkinliğin “dini” veya “din-dışı” addedilmesi onun referanslarıyla ilgilidir. Müslümanlar her etkinlikte vahyin iki kaynağını yani Kur’an ve Sünnet’i temel almak durumunda olduklarından düşünce biçimlerinin her türü, tabiatları gereği “dini”dir. Burada aklın kullanımı ya tek referans seçilmesi veya vahyin ışığında düşünmeyi sağlaması dolayısıyla önem kazanır.

Bu çerçeveden baktığımızda genel manasıyla akıl, ya tasdikin ya inkarın destekleyici elemanı olarak kullanıldığını söyleyebiliriz. Dine ve akla ilişkin disiplinler farklılıklar arzeder. Paradoksal görünse bile bazı “dini düşünce biçimleri”nde aklın hakiki ve ontolojik maksadına aykırı bir formda kullanıldığını görmek mümkün. Mesela bid’at ve hurafelerde aklın yanlış kullanımı söz konusudur. Buna aklın keni asli maksadına işlemesi diyebiliriz. Düşüncenin kendisinde akla karşı bir hareket olabilir. Yani kişinin düşünüyor olması gerçek manada akıllı olduğu veya özgürleşmiş aklın rehberliğinde düşündüğünün temaniatı değildir. Öyle olsaydı sayısız düşünce ekollerinin bizi yüksek ahlaki erdemlere yönelndirmesi ve bizi hakikate giden yollarla buluşturması beklenirdi. Zihin yanlış da olsa, her halükarda bunu aklını kullanarak yapar. Mesela birinin zihninde yücelttiği bir yatırın onu Allah’a yaklaştıracağını düşünüp yatırdan istimdatta bulunması böyle bir şeydir. Kişinin yatırdan istimdatta bulunması mahiyeti itibariyle akli bir muhakemedir. Hakikatte ise ölmüş, hayattan elini eteğini çekmiş birinin, dünyaya dönüp de yaşayan birini bir tehlikeden koruması veya kurtarması ya da onu Allah’a yaklaştırması akıl dışıdır. Anlaşılıyor ki bu olayda akıl, kendi var oluş amacına aykırı kullanılmak üzere iş görebilmektedir.

Dinin önemli özelliklerinden biri aklı özgürleştirmeyi hedeflemesidir. Peki, din aklı nasıl özgürleştirir? Bid’at ve hurafeler gibi aslı esası, gerçeklik değeri olmayan faktörlerin bir işe yaramayacağını bize öğretmesi bu alanda attığı ilk önemli adımdır. Bidat ve hurafeler sadece Türkiye’de ve İslam dünyasında değil, bütün kültürlerde, hatta modern toplumda da çeşitli şekillerde varlıklarını devam ettirirler. Modern toplumun en yaygın hurafesi  falcılık veya astrolojidir.  Laik, inançsız kesimlerde bile fala ve astrolojiye itibar edilir. Dini hayatla ilgileri çok zayıf olduğu halde, insanlar kaderlerini fal veya gök cisimleri üzerinden okumaya çalışırlar. Çeşitli bilezikler, dövmeler, muskalar, nesneler, sayılar benzer işlevler görürler. Kısaca bid’at ve hurafeler akla karşıdır, aklı zayıflatmak suretiyle asli maksatlarını tahakkuk ettirmesine engel olurlar.

Din, aklı korumak üzere bir takım prensipler vazeder. Bu prensiplerden biri “tevessül”ün yasaklanmasıdır. Tevessül, vesile kılmaktan insan ile Allah arasında bir aracının olması veya konması demektir. Bir yönüyle tevessüle “tavassut” da diyebiliriz. İslam dininde aracıya meşru yer yoktur, çünkü buna gerek yoktur. İnsan Allah’a yakınlaşmak istiyorsa, kalbini Allah’a açar, zira insanın kalbi ile Allah arasında doğrudan işleyen kanal vardır. Ne isteyecekse dua ederek Allah’tan ister; bunun için üçüncü bir şahsın, bir nesnenin veya canlı-cansız bir varlığın aracılık yapmasına, şefaatçi olmasına gerek yoktur. Allah’la konuşmak isteyen dua eder, Allah’ın kendisiyle konuşmasını murad eden de Kur’an okur.

Ancak eklemek gerekir ki, Allah katında takva sahibi, muteber bir insanın bizim için yaptığı duanın kabul edilebileceğini umabiliriz. Birbirimiz için dua edebiliriz; fakat Hıristiyanlıkta olduğu gibi Allah ile insan arasına aracılar koyup işleri kutsal din adamlarına (rahipler, şamanlar, medyumlar, kahinler vs.) havale etmek İslam bakış açısından mümkün değildir. “Benim için dua et” ile “Benin yerime dua et” birbirinden farklıdır. İlki İslam’a, ikincisi Hıristiyanlığa aittir.

Aklı koruyucu diğer prensip “tasarruf”un olmamasıdır. Tasarruf, birinin, ölümünden sonra yaşayan insanların hayatında belirleyici rol oynamasıdır. Bir insan ölmüşse, elini eteğini bu dünyadan çekmiş, onun bu dünyayla artık ilişkisi kalmamış demektir. Ruhun bulunduğu varlık aleminden -berzah- dünyaya gelip bizim için iyileştirici veya kötüleştirici bir iş, bir fonksiyon göreceği, bize fayda veya zarar vereceği düşünülemez. Bu çerçevede yatırların, türbelerin, şeyhlerin vb.nin yardıma çağırılması veya onların yeryüzü ortamında ruhlarıyla dolaşıyor olmaları mümkün değildir. Bu Hz. Peygamber (s.a.)e dahi tanınmış bir imkan değildir. Hiç kimse Efendimiz’den daha önde olmadığına göre, hiç kimse Hz. Peygamber’in yapamadığını yapamaz, yaptığını iddia edemez. Tevessül (tavassut), istimdat ve tasarruf, aklın korunması için konulmuş prensiplerdir. Bidat ve hurafelerin, fal ve astrolojinin yasaklanması batıl inanç olmaları dolayısıyladır. Batıl inançların günah olması da bu sebeptendir. Bizi doğru yönde düşünmeye; hayatımız, varoluşumuz üzerinde tefekkür etmeye mani olan her şey akla karşıdır. Bizi Allah’a yakınlaştırmaya götürecek olan ana araç vahyin ışığında iş ve işlev gören akıl olduğundan, aklın bu tür inançlardan korunması gerekir. Bu gibi inançlar aklı bloke eder ve aklın kendi aslı görevini, fonksiyonunu görmesine mani olur. İbrahim aleyhisselamın kırdığı putlar, akıl üzerinde kurulmuş blokajların kırılması, böylelikle aklın özgürleştirilmesi fiiliydi


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.