1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Aklın hapishanesi: Tarih
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Yazarın Tüm Yazıları >

Aklın hapishanesi: Tarih

A+A-

Aklı doğru dürüst çalışmaktan alıkoyan faktörlerden biri de tarihsel miras, geçmiş nesillerden devralanına kültürdür. İnsan gözünü sosyal bir çevrede açar. Gözünü içinde açtığı aile onun sosyalleşmesini sağlayan ilk çevredir. Verili dünyayı ailede hazır buluruz. Verili dünya, bizden önceki nesillerin birikimi ile oluşur, bize her şey kalıplar içerisine sunulur. İnsan çoğu zaman geçmişten devraldıklarını sorgulamaz; davranışları alışkanlıklarla edindiğimiz gibi düşünce kalıplarını da alışkanlıkla edinir, böylelikle zihin kalıpları sorgulamadığı için de tekrar eder ve sonraki nesillere aktarır. Farkında olmaksızın kalıpların önemli bir kısmı bizim hakikati bulmamızda engelleyici rol oynar. Gerçekte insanın yapması gereken, devamlı bir şekilde tarihi ve geçmişi kritik etmek olmalıdır. Kritik için tarih karşısında sağlıklı bir zihni tutuma sahip olmamız gerekir. Bunun parametrelerini Kur’an’da bulmak mümkün. Kuran-ı Kerim’de ne tarihi mutlak manada yüceltme söz konusudur, ne de mutlak manada ret. Tarih bazı durumlarda eleştirilir, bazı durumlarda ise referans olarak gösterilir.

Soru şudur: Tarihi eleştirir veya referans gösterirken kullanacağımız kriterler nelerdir? Mesela Kuran-ı Kerim’de “Ne zaman onlara: "Allah'ın indirdiklerine uyan" denilse, onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız" derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?İnkâr edenlerin örneği bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyip (duyduğu veya bağırdığı şeyin anlamını bilmeyen ve sürekli) haykıran (bir hayvan)ın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler.” (2/Bakara, 170-171.)Bu vb. ayetler tarihin referans alınmayacağını ima eder. Bir başka ayette İyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hanif (tevhidi) olan İbrahim'in dinine uyandan daha güzel dinli kimdir?” (4/Nisa, 125) buyrulmaktadır.Bu ayette de tarihe referans verilir.

Düşünüldüğünün aksine tarihi kritik etmek kolay değil. Tarih kritik edilirken akıl ve din işbirliği halinde çalışırsa sonuç alınır. Tarih ne toptan reddedilir ne de olduğu gibi kabul edilir. Zira Peygamber Efendimiz(s.a.) de tarihle ve kendi toplumunun örf ve gelenekleriyle bu türden bir ilişki içinde olmuştur.

Bakara, 170-171. ayetleri gelen vahy veya karşılaşılan bir hakikat karşısında insanın takındığı trajik bir tutumu anlatırlar. İnsanın daima önünde iki seçenek var: Biri Allah'tan gelen bilgi ve hakikat, diğeri alışagelinen davranışlar, tekrar edilen alışkanlıklar. Burada kastedilenlerin "Allah'tan başka ortaklar edinen müşrikler", Kitap ehlinin bir bölümü veya genel olarak insanlar olduğu söylenmişse de, asıl beşeri-zihni bir tutuma işaret edildiği açıktır. Bu da yöresel veya tarihsel değil, evrensel bir zihin kategorisine işaret eder. Bu her yerde rastlanabilecek bir zihin tipolojisidir.

Kişi bir hakikatle karşılaştığında ne yapmalı? Genel olarak insanların geleneksel tutum ve davranışlara sığındıkları görülür. Zira bu anlamdaki gelenek, özü itibariyle taklide dayandığından insana hem kolaylık sağlar hem sahte de olsa bir güvenlik hissi kazandırır. Kolaylığı zihni konfor, rehavet olarak da anlamak mümkün. Hiç tereddüt etmeden atalarından gördüğü yolda yürüyen kimse, yüzlerce sene test edilmiş doğrular üzere yaşadığını düşünür. Bu bazan öyle olmakla beraber, çoğu zaman yanlıştır. Zira gelenek olarak sürdürülen şeyin üstünde test edici kriterler olmadıkça, yanlışlar kemikleşir, kendilerinden kuşku duyulmaz hale gelir, böylece bilinci köreltirler. Toplum geleneksiz olmaz, ama gelenek her zaman temel bir referans çerçevesiyle kritik edilmeli. Müslümanların referans çerçevesi Kur'an ve Sünnet'tir. Dini hayatın ihtiyaç hissettiği en önemli şey bilinçtir. Araştırma, yeni şeyler bulma, kendini geliştirme gibi beşeri erdemlerin bir kenara itildiği bu durum (Bkz. Lukman, 21), hidayetin önünü tıkar.

İslam bilginleri atalara veya kemikleşmiş geleneğe bağlılığın öne çıkardığı en önemli tehlikenin kör taklid olduğunu söylemişlerdir. Taklid, öğrenme amaçlı olmadığı sürece kör bir tekrar olarak ele alındığında kendi içinde çelişkiler taşır. Razi'ye göre, bir şeyi veya birilerini taklid eden kimse, ya başkaları taklid ettiği için bunu yapar –ki bu başkasının bir başkasını, onun da başkasını taklid etmesi demektir, bu ise kısır döngüdür- veya kendisi düşünerek taklid tercihinde bulunmuştur ki, bir tercihte bulunacak kişinin akli kuvvetlerini devreye soktuğu için onun taklide ihtiyacı olmaması gerekir.

Bu çelişkiden kurtulmak için insanın tefekkür ve istidlal gibi zihni melekelerini harekete geçirmesi gerekir. Salt taklidle yetinen insanların belirgin özelliği "akletmemeleri"dir ki, ayet-i kerime burada son derece ilginç bir biçimde "akletme" ile "hidayet" arasında bir bağ kurmuş bulunmaktadır. Buna göre akletmeyen, yani aklını kullanıp düşünmeyen, araştırıp tefekkür etmeyen kimse hidayeti, dolayısıyla doğru yolu da bulamaz.

İnsanı diğer yaratıklardan ayıran belirgin vasfı akıl sahibi varlık olmasıdır. Aklını kullanmadığı zaman, temel zihni melekesini, en değerli yetisini kaybetmiş olur. Yiyip içmek, hareket etmek, uyumak, çiftleşmek önemli değildir. Bunu hayvanlar da yapar. Hayvanların davranışları organizmanın dürtüsel tepkileri seviyesini aşamaz. İçeriden gelen tepkileri dürtüsel, dışarıdan gelen uyarıcılara karşı verdikleri tepkiler ise refleksiftir, başka bir ifadeyle tefekkür ve bilinçten yoksun hareket edip yaşarlar. Ayet bu trajik durumu anlatmak üzere "vech-i şebeh" adı verilen ilginç bir benzetme yapmıştır: Çoban-sürü ilişkisi. Çoban sürüye bağırır, sürü sesini duyuyor olmasına rağmen çobanın ne dediğini anlamaz. Çünkü sürüdeki hayvanların üç temel duyu organı, yani kulakları, dilleri ve gözleri, anlamlı cümleler kullanıp onlara seslenen çobanı anlayabilecek, idrak edip kendilerine mal edecek kıvamda değildir. Çobanın sesi onlara bağrış-çağrış olarak gelir. Çoban istediği kadar gayret sarfetsin, beyhude bir çaba içindedir. Ayette kullanılan "Na'k" kelimesi karganın ses çıkarmasına denir, çobanların sürüye bağırması buna benzetilmiştir, Aklın fonksiyonunu devam ettirmek için yapılması gereken şey, Allah'tan gelen hakikatlere kulak vermek, başkalarıyla müzakerelerde bulunmak, yani interakitf ilişki içine girip diyalog kurmak ve tabiattaki canlı ayetleri, somut hakikatleri görüp müşahede etmekle gerekir. Aksi halde Allah'ın insana büyük bir nimet olarak bağışladığı akıl fonksiyonlarını yerine getiremez olur, böylece insan hidayeti, doğru yolu bulmuş olmaz. Bu ise insan için en büyük bedbahtlıktır; bu durum sahip olduğu engin hazineye rağmen hayatı boyunca yokluk ve yoksulluk içinde kıvranan insana benzer.

Özetle aklımızı kullanmamıza mani teşkil eden geçmiş veya tarih özgürleşmemizi de engellemektedirler. Atalarının yaptıklarını kritik edemeyenler, onların hata ve yanlışlıklarını, zulüm ve münker fiillerini tekrar etmektedirler. Böylelikle kötülük tarihte süreklilik kazanmış olur. Kötülüğe karşı mücadele vahyin ışığında insanın akletmesiyle kazanılabilir.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.