1. YAZARLAR

  2. Cihan AKTAŞ

  3. AK Parti'nin kültürelliğinin sorunları
Cihan AKTAŞ

Cihan AKTAŞ

Yazarın Tüm Yazıları >

AK Parti'nin kültürelliğinin sorunları

A+A-

aljazeera


1980’lerde yükselişe geçen İslamcılığı tanımlayan özelliklerinden biriydi, kültürel seferberlik. "Sağcı" olarak adlandırılmak istemeyen İslamcılar; paneller, konferanslar ve okuma faaliyetleriyle varlıklarını yeniden tanımlamaya çalışıyorlardı. İslamiyet dindir, İslamcılık ise zaman ve mekâna bağlı yorumlarla gelişen bir akım, güçlü tarihsel bir dalgadır. İslamiyet’in dünyevi sorunlarla, siyasetle ilgisiz bir din olarak anlaşılmasına yönelik bir sorgulama halini de dillendirir. Genel ifadeyle, İslamcılığın; soru, eleştiri ve cevap biriktirerek Asr-ı Saadet’in güzelliğini ve imkânlarını modern dünyada yeniden canlandırmanın arayışı olduğu söylenilebilir. 

İslamcılar, 80’li yıllar boyunca demokrasi, çoğulculuk, militarizm karşıtlığı, jakobenizm sorgulaması, kadınların kamusal varlığı, iş ahlakı, şehircilik, gecekondulaşma, farklı bir kamusallık, Batılılaşma, teknolojinin mahiyeti, vb. başlıkları çeşitli platformlarda tartıştılar. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti), 2000’lere gelindiğinde çıkmaza giren Türkiye siyasetine yeni bir soluk getirmesini mümkün kılan söylemleri ise hiç olmazsa 50 faal yılın birikimini yansıtıyor.

AK Parti’yi sisteme çeki düzen verme noktasında bir çözüm olarak ortaya koyan süreç, aynı zamanda mevcut kültürel hegemonyaların da somut bir gerçeklik olarak sahneye çıkan halkın ihtiyaçları karşısında bir açıklama üretmekten yoksunluğunun getirdiği bir tür çözülmeye sahne oluyordu. Kemalist kültür politikaları, çağdaşlaşma projesinin aracı olarak kültür ve sanatı, önüne gelenin nasiplenemeyeceği, kapısından girmenin inançla ilgili ilkelerden taviz vermeyi gerektirdiği bir alana dönüştürmüştü. İslamcıların, esasen Milli Türk Talebe Birliği (MTTB), Akıncılar Derneği ve Milli Gençlik Vakfı (MGV) toplantılarında somutlaşan ve üniversitelerden gecekondulara uzayan kültürel ve toplumsal seferberliği, 1980’lerden itibaren hegemonik yapıların sorgulanmasında etkiliydi.

Bir azınlığın Batılı ve çağdaş diye adlandırılan hayat tarzını geliştirmesi adına yıllarca bastırılan kesimler, etraflarındaki duvarları aşıp sahalara çıkıyordu. Dünyadaki politik-ekonomik hatlara bağlı değişmelerin yanı sıra iç saiklerin de değiştiği Türkiye’de, bir bakıma Sovyet kültür politikaları esinli "ideal bir halk üzerinden şekillenen" modernleşmenin etkisini sürdürme şansı yoktu. Şair Hakan Arslanbenzer’in ‘Türkiye’de Kültürel İktidar Solda mı?’ (Avangard Yayınları, 2011) başlıklı kitabında anlattığı gibi, ülkemizde açık örtük bir kabul olagelmiş kültürel iktidarın "solda" bulunduğu kanısının, kültürel iktidarın bir hayli çapraşık tabiatından kaynaklandığı söylenilebilir. Dolayısıyla bir mutlaklık ve aşılamazlıktan da söz edilemez.

Şimdilerde kültür-sanat bağlamında bir boşluktan söz ediyoruz. Çünkü 30 yıldır Sultanbeyli’de neler olup bittiğiyle ilgilenmedik. Oysa siluetin tahribi, sadece bir kıyı meselesi olamaz. Bugün eğer "İstanbul’un silueti bozuluyor!" deniyorsa, bunun sebebi, dokusunu ikiye bölen otobana çıkışı bulunmaksızın namevcut bir semt halinde yapılanmış Sultanbeyli gibi ilçelerin nefes alma ihtiyacında aramalı.

İslamcılar, Batı sosyolojisi mesafesiyle hazırlanmış metinlerde romantik/tutucu/taşralı aktörler olarak görüldüler. Dolayısıyla kültürel konuların, başarılı İslamcı siyasetçiler tarafından ikinci sınıf oyunculara özgü meseleler sayılarak ötelenmesi hayli ilginç. 

Cihan Aktaş

Belediyelerden hükümetlere AK Parti'nin kültür-sanat siyaseti 

Birçok açıdan çöküşe geçen sistemin onarılmasının, "mürteci" damgasıyla atıl hale getirilmek istenmiş kesimlerin eline bırakılması şüphesiz talihin bir cilvesi değil. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kurduğu AK Parti’nin amblemindeki ampulün arka planında, (II. Abdülhamit’in kalkınmacılığıyla da buluştuğu söylenebilecek) Necmettin Erbakan’ın 'Gümüş Motor'unda somutlaşan, tecrübelere dayalı kalkınmacı bir söylem var. Bu nedenle AK Parti (ve mirasçısı olduğu siyasi çizginin) devletle ilk uzlaşma tecrübesi, belediyelerde yaşandı.

İslamcılar, Batı sosyolojisi mesafesiyle hazırlanmış sosyolojik metinlerde sıklıkla romantik/tutucu/taşralı aktörler olarak değerlendirildiler. Dolayısıyla kültürel konuların, başarılı İslamcı siyasetçiler tarafından ikinci sınıf oyunculara özgü meseleler sayılarak ötelenmesi bir hayli ilginçtir. Kaldı ki özellikle iki dönem boyunca AK Parti hükümetlerinin gündeminin konsensüse dayalı ilk maddeleri, askeri vesayeti sonlandırmak ve ekonomik krizlerin üstesinden gelmekti. İslamcı siyasetçiler, iktidar tecrübesi sırasında kendi görüşlerinden farklı konjonktürel siyasetlerle yol alırlarken, siyasette tutunmayı inşaat ve ticaret alanındaki başarılara bağladılar.

AK Parti, kalkınmacı politikalara ağırlık vermeseydi; hastaneler, metrolar, havaalanları, yollar inşa etmeseydi, mütedeyyin kesime yönelik, "Bunlar hiçbir şey bilemez, beceremez!" algısı ve yargısı bugün daha da kuvvetlenmiş olurdu. Diğer taraftan, dalga karakterini kültürel zeminine borçlu İslamcılık ile bir şekilde ilişkisi olan siyasetin, kültürü ikinci sınıf saymasının bedelleri de elbette ödenecekti.

AK Parti iktidarında Kültür Bakanlığı, iki dönem boyunca liberal ve sol siyasetçilere teslim edildi. Bu ikincil kılma, belediyelerin çalışmalarıyla da bütünlük içindeydi. Ali Ekber Doğan’ın ‘Eğreti Kamusallık, Kayseri Örneğinde İslamcı Belediyecilik’ (İletişim Yayınları, 2007) başlıklı eserinde "eğreti kamusallık" olarak adlandırdığı bir yaklaşım mevcut Milli Görüş geleneğinden gelen siyasi kadroların yönetimindeki belediyecilik uygulamasında.

Gerçi benim Toplu Konut İdaresi Başkanlığı’na (TOKİ) ilk eleştirilerim, estetikten ziyade fonksiyonel zaaflarından kaynaklanıyor. Yaşlıları aile içinde tutacak çözümlerden uzak projelerle yol alan TOKİ’nin faaliyetlerinin sonucunun estetik yozlaşma olması kaçınılmaz. Bu konuyu tartışırken, "çirkin cami" furyasının AK Parti döneminde başlamadığını hatırlamalıyız. "Çirkin cami" haddizatında bir Anadolu göçü fenomenidir ve göçmenlerin varoşlarda tutunma alameti olarak okunduğu ölçüde doğru anlaşılabilir.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Sanat ve Meslek Eğitimi Kursları (İSMEK) örneğinde belediyelerin, özellikle dar gelirli kadınlara, büyük bir faaliyet ve toplumsallaşma alanı açması çok değerli. Ancak bugün kültür ve sanat faaliyetlerinin geldiği noktanın, '7 Güzel Adam' retoriğine takılıp kalması da düşündürücü. Arada sanki boşalmış bir zaman aralığı var ve bunun sebebi de siyasetin kültür ve sanatın enerjisini temellükü.

İslamcı edebiyatçıların geniş zaman çalışması talep eden roman türü alanında yeterli ölçüde üretken olmamaları, Refah Partili (RP) belediyelerden beri siyasetin zamanının romanın zamanını çalmasına bağlanabilir. Daha bağımsız çalışılan bir tür olan öykü alanda ise İslamcı yazarların hareketliliklerini korudukları söylenebilir. 1980’lerden beri İslamcı şairlerin gösterdiği başarı ve 1990’lardan itibaren eser vermeye başlayan başörtülü öykü yazarları, sesine sahip çıkma ve bir dil kurma anlamında yükselme dönemi göstergeleri olarak tanımlanabilir.

Roman için söylediklerim, büyük ölçüde düşünce ağırlıklı yayınlar için de geçerli. 80’li ve 90’lı yıllardaki dergi merkezli zihin açıcı ve gündemi tanımlamakta bir hayli etkili tartışmalar, AK Partili yıllarda giderek azaldı. Bilgi ve Düşünce, Özgün Düşünce, Yeni Zemin, İzlenim, Anlayış gibi düşünceyi merkeze alan dergilerin yayın hayatı kısa sürdü. (Tezkire’nin yeniden yayınlanmaya başladığında ilk sayısının "İslamcılık" olması kayda değer.) Yayımını sürdüren dergilerin ilgileri de aktüel mevzularla sınırlı kaldı. Bu durum sadece "bizden olan hükümeti zor durumda bırakmama" endişesiyle içerik alanının daralmasından kaynaklanmıyor.

Kültür, hayattan yükselen seslere yönelik ilgi ve eleştiriyle etkileşim halinde gelişir. İslamcıların kültürel sıçrama yaptığı 1980’lerde, kitap bağışı yaygın bir hayır yöntemiydi. Okuma yolları şimdilerde çeşitlendi. Fakat öğrenme coşkusu, iktidar alanlarına sahipliğin o yanılsamalara açık güveni tarafından sınırlanıyor.

Statükonun değişmesi için rövanş mantığının ötesine geçen kültürel politikalara, düşünsel açıdan çoğulcu, hareketli, eleştirel düşünceyi güçlendiren bir kamusal alana her zamankinden fazla ihtiyacımız var. 

Cihan Aktaş

Alt-üst oluşlar zamanında kültür ve sanat

Kültür ve sanatın farklı anlam ve içerik kazandığı, popüler kültürün dahi -internetten şarkı indirme örneğinde görüldüğü üzere- araçlar itibarıyla şaşkınlık yaşadığı bir kavşaktayız. Artık belirleyici olan görsel kültür. Dünyanın taşrasından sanatçılar, bir video çalışmasıyla sanat gündemini belirleyebiliyorlar. Değişim o denli şaşırtıcı, baskın ve arzulu ki geçmişin kültürel araçları yetmiyor, yenilerinin imkânları ise henüz çok karmaşık. Sinemanın halkla buluşması, kültürel politikaların ihmal etmemesi gereken bir aciliyete sahip.

AK Parti’nin gelişmeyi özellikle maddi göstergeler üzerinden okuması açısından bir post-Kemalist uyarlanmadan söz edilebilir. Salt kalkınma retoriği o kadar baskın ve o kadar işlevsel ki, kültür-sanat alanındaki durağanlığın sebeplerine kafa yormak kimilerine göre vakit kaybı, kimilerine göre de romantizm. Ancak Haziran 2013’teki Gezi Parkı protestolarından sonra, hükümet çevrelerinde bu alandaki kusurların neden hiç düşünülmediğinin gündeme getirildiği söyleniyor. İslamcılar, Gezi eylemlerinin başlangıcında dile getirilen kent-betonlaşma-yeşil alan-rant eleştirilerini aslında kendileri de benimsedikleri için bir şaşkınlık yaşadılar.

Gezi’nin çeşitli siyasi gruplarca temellükü ve komplo yorumları, buradaki çelişkili duyguların paranteze alınmasını sağladı. Oysa soru hâlâ ortada duruyor: Bir şehrin oturmuş dokusunda meydana gelecek değişimler konusunda karar vermesi gereken öncelikle kimlerdir? Hoyrat kentsel dönüşüm örneklerinin bir etkisi de İslamcıların hayatında ve metinlerinde ağırlıklı yer tutan mahalle duyarlığının sol kesime geçmesi. Kural tanımayan, adeta doğaçlama süren bir rant mantığı hâkim inşaat piyasasına.

Elbette toparlanmamız kolay olmayacak. Belki bu yüzden, İsmet Özel 2000’lerin başlarında, "Toparlanın, gitmiyoruz!" başlığıyla konferanslar verdi. Derrida’nın deyişiyle "harf darbesi" yaşamış bir toplumuz. Kültürel dinamiklerimizin sağlıklı bir işleyiş kazanması kolay olmayacak. Siyasette İslamcılıktan söz edilirken, çocuk ve gençlerin zihinsel eğitim araçları ve içeriğini "yeni" liberalizmin faaliyetlerine terk etmek, kalkınmacı retoriğin en önemli handikabı. Kültür ve sanat alanında en az iki kuşağa kendini geliştirme olanağı sunan Bilim Sanat Vakfı’nın kurucularından olan bir akademisyen, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu başbakanlık konumuna geldi. Bundan böyle daha umutlu olabilir miyiz?

Halihazırda siyasal kutuplaşma, tek tek düşünceleri değil genellemeleri öne çıkarıyor. İslamcıların devlet içindeki etkisi ve ağırlığı artarken eleştirinin geri çekilmesi, toplumun geneli ve kültürel gelişmenin hayrına değil. İslam medeniyetinin tarih boyunca sergilediği ve bağımsızca fikir beyanına izin veren bir ara alanın güçlenmesine ihtiyaç duyulduğu açık.

Rosa Luxemburg’un, Lenin’in 'Ne Yapmalı' isimli kitabını eleştirirken dillendirdiği, 'merkezi hiyerarşinin bedelinin, kültür-sanat alanının verimliliği ve aşağıdan gelen önceliğin kaybedilmesi olduğu' şeklindeki tespiti geliyor aklıma. Yeni imkânları değerlendirmenin yolu, lüks kataloglar yayımlamaktan ibaret olamaz. Söyleşi alanlarının güçlendirilmesi, düşüncenin zenginleşmesini sağlayacak ortamların cesaretlendirilmesi gerekiyor.

Statükonun değişmesi için rövanş mantığının ötesine geçen kültürel politikalara, düşünsel açıdan çoğulcu, hareketli, eleştirel düşünceyi güçlendiren bir kamusal alana her zamankinden fazla ihtiyacımız var.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.