1. HABERLER

  2. ARŞİVİMİZ

  3. Ahmet Altan’ın sormadığı soru: Sanatın çıldırtan sessizliği
Ahmet Altan’ın sormadığı soru: Sanatın çıldırtan sessizliği

Ahmet Altan’ın sormadığı soru: Sanatın çıldırtan sessizliği

A+A-

Ahmet Altan “Sacco ile Vanzetti” başlıklı yazısında Sacco ve Vanzetti adlı iki İtalyan anarşistin masum olmalarına rağmen idam edilmelerinin, Amerikan halkına ağır bir sorumluluk yüklediğini yazdı. Altan: “Onlar için şarkılar söylediler. Kitaplar yazdılar. Piyesler sahneye koydular. Ama o vicdan azabını hep hissettiler” dedi ve; “Onları suçlayan haberler ve yazılar yerine, onları savunan güçlü haberler ve yazılar yayınlansaydı o iki masum insan kurtulur, koca bir toplum derin bir pişmanlıkla yaralanmazdı” değerlendirmesinde bulundu.

taraf


Altan, buradan hareketle Güngören’de meydana gelen patlamanın “sorumluları” olarak içeri alınan insanların masum olabileceği yönünde güçlü şüpheler bulunduğunu belirtip, suçlayanlara isyan ediyor. Altan buraya kadar yazdıklarında sonuna kadar haklı ama sanıyoruz sormadığı soru şu: Bu ülkede masum olarak öldürülen kaç kişinin ardından bir şarkı sözü yazıldı, kitaplar basıldı, piyesler sahneye konuldu?..


Hrant’ın katilleri için türkü yakan bir “sanatçı” ve bunu gizli ya da açık alkışlayan bir o kadar “aydın”, “sanatçı” ve “bilim adamının’’ var olduğu bir sanat ortamından, masumlar için çarpacak bir yürek arayışı, çok vicdani ve insani bir duygu olmasına karşın, sanki bu duygunun üzerine ölü toprağı mı serpildi?


Elbette umut var. Sessiz kalabalıkların bir slogana dönüşen “hepimiz Hrant’ız” çığlığı çoktan paslanmamış vicdanların şarkısı oldu. Doğruların ‘Taraf’ı olma iddiasıyla yayına giren bu gazetenin, maşeri vicdanda bulduğu karşılık da bunun bir diğer önemli göstergesi. Ama o şarkıyı besteleyecek şarkıcılar, onun romanını yazacak yazarlar, onun piyesini canlandıracak oyuncular o kadar az, o kadar silik ve o kadar sessiz ki...


Sorarız Ahmet Altan’a, Ahmet Kaya’yı “Kürtçe şarkı yaptım” dediği için sürgünde ölmeye zorlayan “sanat ortamından” ne bekliyorsun diye? Üstelik bu “sanat ortamı”, “aydın iklimi” ve “medya dünyası”, her geçen gün biraz daha pespaye “devlet bültenlerine” dönüşürken, kim sulayacak bu insan ve vicdan tarlasını? Bu tarlalar, Altan’ın beklediği insan ve vicdanı yetiştirecek verimlilikte olmasına rağmen, o tarlaların çiftçisi hükmündeki “aydınlar”, sırtını dayadıkları “tarımı destekleme fonlarını” arttırmak için, ‘sinema ve telif hakları genel müdürlüğü’ ile ‘tanıtma genel müdürlüğü’ arasındaki gelgitlerine devam ettikleri sürece, o tarlaları hiçbir zaman sula(ya)mayacaklar. Ve bu ülkede, vicdanı savunan herkese de, andıçlama yaftaları ile “zararlı”/” yasaklı” muamelesi yapılacak. İşin daha da vahimi, bunun artık sistematik bir alışkanlığa dönüşüyor olması.


Gerçekten de niçin bu topraklardan, dünya çapında bir insan hakları savunucusu çıkmaz? Bir Martin Luther King, bir Gandi, bir Dalai Lama, bir Nelson Mandela neden yetişmiyor bu topraklarda? Diğerlerine oranla bu topraklarda zulüm daha az olduğundan mı?.. Nerede Hacı Bektaş’ı, Rumi Mevlana’yı, Emrem Yunus’u yetiştiren o iklim?..


Bundan on-on beş yıl önce birinci ağızdan dinlediğimiz acı bir gerçeği birlikte düşünelim isterseniz... Bir şehirlerarası otobüs firmasında muavin olarak çalışan genç, bir sabah namazı vakti Bursa’da iner ve ilk kez geldiği bu şehri gezmek ister. Sabahın erken saatinde otobüs terminalinde dolaşırken, bir hırsızlık ekibi ona “şüpheli şahıs” muamelesi yapar ve gözaltına alır. Getirildiği emniyet biriminde “çaldığı araba teyplerinin” yerini söylemesi için işkenceden geçirilir ve cinsel organına elektrik verilir. Çocuk, Bursa’da bir yer bilse, belki de filanca sokaktan çaldım diye “itirafta” bulunacaktır ama terminalde gördüğü bir kaç dükkân dışında hiçbir yer bilmediği için “abi, vallahi de billahi de ben bir şey çalmadım, burada bir yer de bilmiyorum” diye bağırmaktadır.


Geçirildiği bir kaç saatlik işkenceden sonra, huzuruna çıkarıldığı amirin sözü sistemin nasıl çalıştığının çok güzel bir özetidir: “Hadi bakalım temize çıktın.” İşte bu nedenle, biz poliste kalmak ve poliste çalışmak istedik, pek çok sıkıntı ve zorluğuna karşın… Çünkü burada yapılan çalışmalar, toplumun demokratlaşması için çok ama çok önemli.


Her acısını, kederini, sevincini türkülere döküp şiir yapan, bestelerle süsleyip sazında taşıyan bu toplumda, son asırda işkencelerle “temize çıkarılan”, ya da “kirletilen” onca masumun arkasından yazılan kaç türkü bestelendi, kaç oyun sahnelendi, kaç şiir ölümsüzleşti acaba?.. Yoksa bütün bunların hepsi, yalnızca eli öpülesi anaların sine yakan ağıtlarında mı kaldı?..


***


Not: 26 Nisan 2008 tarihli yazımıza Süleyman Güven açıklama gönderdi. Tuncay Güney’in çıkardığı gazetede “arada bir” yazı yazdığını ve “ilk başlarda kendisinin tecrübelerinden yararlandığını” doğruluyor. Güven, yazımızda geçen “bir dönem PKK’nın içinde bulunan, halen de sertlik yanlısı militan görüşleri savunan, Süleyman adlı bir Türk vatandaşına gazete çıkarmak konusunda danışmanlık yapmış” cümlesine itiraz ederken; “Kanada’daki Türk ve Kürt toplumu çok iyi bilir ben Kanada Gizli Servisi’ne karşı yıllarca mücadele ettim. Gizli Servisin PKK’lıyım diye yaptığı suçlamalar kanıtlanamadı çünkü 7 ay süren mahkemeyi 2000 yılında kazandım” diyor. Her ne kadar 2000 yılında bizzat Süleyman Güven ile Kanada’da tanışmış ve yazdığı “iltica dosyalarını” ve “yaptıklarını” birinci elden biliyor olsak da, açıklamasına saygı duyuyor ve yayınlıyoruz...

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.