1. YAZARLAR

  2. Mehmet Taş

  3. AHLAKİ YOZLAŞMA VE TOPLUMSAL YANSIMALARI
Mehmet Taş

Mehmet Taş

Yazarın Tüm Yazıları >

AHLAKİ YOZLAŞMA VE TOPLUMSAL YANSIMALARI

A+A-

Kişinin sağlıklı olabilmesi ve kalabilmesi için nasıl ki dikkat etmesi gereken birtakım sağlık kuralları var ise; toplumsal sağlığın sağlanması, korunması ve idamesi için de mutlak manada uyulması gereken genel geçer kurallar vardır. Sağlık kurallarına dikkat etmeyen, bu kuralları kale almayan bir insan, nasıl ki sağlığını yitirmeye mahkûm olacak ise; toplum tarafından toplumsal sağlık kurallarının hiçe sayılması, kale alınmaması halinde de toplumun sağlığı bozulur, toplumsal yozlaşma başlar ve bu gidiş zorunlu olarak beraberinde toplumsal çöküşü, çözüşü getirir.

Kişinin vücut bütünlüğü nasıl ki bir öneme haiz ise, toplumun bütünlüğü de o derecede bir öneme haizdir. Aslında toplum da kendi içinde bir vücut bütünlüğüne sahiptir. Toplumu oluşturan her birey, vücudu oluşturan hücrelerden, organlardan biri gibi; toplumsal işleyişin birer parçasıdır, hücresidir, organıdır. Bir bireyin herhangi bir rahatsızlığı, herhangi bir olumsuz durumu, normal şartlarda toplumu da rahatsız eder, olumsuz etkiler.  Daha doğrusu toplumun kendi sağlığı, toplumsal huzur ve güvenliği için öyle olmak zorunluluğu vardır. Zira mümin müminin derdiyle hemdert olur, olmalıdır. Efendimiz (sav)’den bu konuda şöyle rivayet olunur: “Müminlerin derdiyle dertlenmeyen, onlardan değildir.” (Hâkim, Müstedrek, IV,352)

Toplum, kendisini oluşturan fertlerin bir bütünlüğü; fertlerin her biri ise oluşturduğu toplumun asli birer parçası, birer nüvesidir. Fert ve toplum arasında fıtri ve karşılıklı olarak sağlam, ciddi bağlar vardır. Haliyle mutluluklar da, hüzünler de toplumun fertleri arasında paylaşıldığı oranda toplumsal sağlık, huzur, güven temin edilmiş olunur.

Bizlerin toplum/ümmet olarak şu anda elbette ki fert ve toplum olarak pek çok düzeltilmesi, izale edilmesi gereken taraflarımız, yönlerimiz, hasletlerimiz vardır. Kur-an ve sünnet çerçevesine baktığımızda, ‘HAZİN’ bir hal üzere olduğumuzu anında anlamakta ve büyük bir hayal kırıklığına, büyük bir burukluğa uğramaktan kendimizi alamamaktayız. Evet, toplumsal anlamda pek çok olumsuzluklarımız, içimizi de dışımızı da gün be gün, an be an kemirip durmaktadır. Toplum olarak fütursuzca bir çağdaşlaşmanın, globalleşmenin, liberalleşmenim, hatta sekülerleşmenin anlaşılması zor olan sürecini/sıkıntılarını yaşamaktayız. Bu süreçte biz kendi değerlerimize gittikçe yabancılaşırken; kendi dışımızda bir yapıya, bir kılığa/benliğe bürümekteyiz. Ama unutmamamız gereken önemli nokta şudur ki; fıtri olarak başkası olmaya çalışmak demek, hiç bir şey olmamak demektir. Hatta başkası olmaya çalışmak demek; bozulmak, yozlaşmak, dağılmak, başkalarına parya olmak demektir.  Evet, ümmet olarak kendi benliğimizi yitirip,  başkası olmaya çalışmamız, kendi cevherlerimizi bir, bir çöplüğe atmamız ve başkalarına ait olan çöplüklerden de gafilce hayata tutunacak melceler arama gafletine düşmemiz anlamına gelmektedir. Evet, böyle bir gaflet hali üzere olduğumuz sürece, elbette ki benliğimizi yitirmeye ve başka da bir benlik oluşturamama bahtsızlığına mahkûm olma sürecine devam edeceğiz. Ömer Hayyam’ın dediği gibi; “ne tam kâfir, ne tam Müslüman”  oluverip, melül bir şekilde ortada kalırız…

Önemle unutulmaması gereken noktalardan birisi de her gerçek, kendi gerçekliğinde olur/oluşur ve devam eder. Bu genel kural kâinatın fıtratında vardır. Nasıl ki bir meyve fidanından herhangi bir sebze toplanamaz ise, nasıl ki herhangi bir deniz canlısından herhangi bir kara canlısı veya başkaca bir canlı türeyemez/üreyemez ise; bu kural şüphesiz ki toplumsal hayatta da geçerlidir.

“Biz insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tin, 4) Her bir toplum ancak kendi gerçekleri içinde anlamlı bir hayat sürdürebilir. Zira her toplumun kendi öz gerçeklerini, kendi doğal/fıtri ortamını oluşturmaktadır. Toplumları, başka toplumlara benzetme veya başka toplumların kültürüne adapte etme çalışmaları; bir bakıma toplumun doğallığına/fıtratına müdahale etmek anlamına gelmektedir. Tarihte bu tür gammazlıklara başvuranları tarihin sayfalarından tanımaktayız. Ve toplumlarını ne tür kıyımlara, zulümlere, cebirlere maruz bıraktıklarına da yine tarihi gerçeklerin ışığında öğrenmekteyiz.

Bizler, inanıyor ve de biliyoruz ki İslam, insanın fıtratına en uygun olan ve âlemlerin Rabbi tarafından inzal buyrulan en son dindir. Bizler, bu dini hayatımıza hâkim kıldığımız oranda huzur ve mutlu olabilir, insanlığımızı yaşayabilir/gerçekleştirebiliriz. Demek ki aslı itibarı ile en mükemmel hayat nizamı İslam’dır ve en kâmil insan da Müslüman’dır. Bizler, İslam’a gereği üzere sarılmalı, İslam’ı gereği üzere yaşamalıyız. Başkasına asla yönelmemeli, özenmemeli asla gıpta etmemeliyiz. “Kim bir kavme (topluluğa) benzemeye çalışırsa, o da onlardandır. (Ebu Davud, libas, 4)

 

(Bizler, başkasına benzetilmenin, başkalaşmanın en basiti ve de canlı halini oluşturmakta olan Türkiye halkları olarak iliklerimize kadar kahrını çeke, çeke yaşamaktayız. Uzunca uğraşılar neticesinde öz benliğimiz/gerçekliğimiz olanca za’fa uğratıldı. Bu bahtsız çalışmalar bilahare yaklaşık bir asır önce de acımasızca köklerimizden kopartılmak suretiyle başkalarına benzetilme/başkalaşma sendromuna evirildi. Bu uğurdu topyekûn maruz bırakıldığımız onca zulüm, kıyım, işkence ve tahribatlara rağmen, toplum olarak hala kendisinin asli/öz değerlerinin şulelerini kaybetmemiş ve hala kısık da olsa zaman, zaman o asli değerlerine dönme çabalarını göstermektedir.)

Bir toplumu etkisizleştirmek isteyen küresel güç/baskı unsurları, öncelikle ve özellikle o toplumun ana unsurlarına el atmaya yeltenmektedir. İslam nazarında, toplumun kemiyet ve keyfiyet olarak bir bütün olmasını/oluşmasını sağlayan ana etkenlerin başında ‘İslam Ahlakı’ gelmektedir. İslam’da ahlak batı veya beşeri sistemlerce algılandığı anlamda dar bir kalıptan veya basit bazı ritüellerden ibaret değildir. İslami anlamda ahlak, hayatın bütününü kuşatmaktadır. Bu anlamda İslami ahlak, toplumsal yapının ana harcıdır.

 “Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem,4)

“Din, güzel ahlaktır.” (Deylemi)

“Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” (Muvatta, Hüsnü-l hulk, 8)

Asırlardan beri gün be gün, an be an yitirmeye devam ede geldiğimiz bir ahlak sorunumuz vardır. Ümmet olarak İslami değerlerimizden uzaklaşmamız adına içeriden ve dışarıdan sayısızca saldırılara, etkenlere maruz kaldık. Dolayısıyla bizi sarmalayan bu meş’um sorunun/çözülmenin başlangıç noktası; kıstas olarak ahlaki değerlerimizi, ahlaki ölçülerimizi kendi öz kıstas ve değerlerimizin dışında arama bahtsızlığına düşmemiz/düşürülmemizden kaynaklanmaktadır. Unutulmamalıdır ki İslam nazarında ahlakilik, insanın çevresi ile tam bir uyumu, bir ülfeti zorunlu kılar. Bu uyum ve ülfeti, ancak ve ancak İslami ahlak bütünlüğü oluşturabilir, koruyabilir ve geliştirebilir. Ayrıca bu ülfet, tam anlamıyla ilahi kaynaklıdır, fıtridir, yapıcıdır, kâmilen insanın faydasına ve hayrınadır.

 İslami ahlak, hayatı bütün veçheleriyle ele alır ve yine hayatı bir bütün olarak değerlendirir.

Gayri İslami ahlak mülahazaları ise parçacıdır. Bunların mülahazalarında ahlak, hayatın bütününü kapsamına almaz. İslam dışı ahlak mülahazaları aslında bir bakıma parçacı, tefrikacıdır/tefrikacılıktır. Hayatı parçalara ayırıp, her bir parçasını ayrı, ayrı değerlendirmelere tabi tutar. 

Beşeri ahlak mülahazaları manen hayatın öldürülmesi anlamına gelir. Toplumsal huzurun, toplumsal güvenin alabora edilmesini, insanlar arasında güvensizliğin, kuşkunun, bencilliğin yayılmasını getirir. İnsanları birer yardımsever olmaya değil, bencillik kisvesine büründürür.

Gayri İslami ahlak mülahazalarında insanlar sadece ve sadece duygusuz, erdemsiz, sadist birer beşerdir.

Beşeri ahlak mülahazalarında insanlar yalnız ve yalnız kendi çıkarlarının savunucu, kayırıcısı ve başka insanların de kemiricisi, kurdu oluverirler. Yardımseverlik, fedakârlık, özveri, adalet, irfan, ihsan, merhamet, şefkat vs. kavramları lüzumsuz, anlamsız ve değersiz kalır.

İslam, her yönüyle olduğu gibi ahlak yönüyle de insana mükemmel bir yol, bir yaşam tarzını göstermektedir. İslam, ahlakı pratik hayatın üzerine bine eder. Hayatın bütün gerçekleri/pratikleri İslam ahlakında kendi özüne uygun bir yer bulur.

Mesela, İslam ahlakında adalet kavramı bütün yönleriyle hayatın tam merkezinde ve gerçek manada yer edinmektedir. İslam, hayatı sadece bu geçici dünya hayatıyla ibaret görmez. İslam, ahiret hayatını hem düşünsel ve hem de pratik olarak bu hayatın mihenk taşı telakki eder. İnsanlar arasındaki her türlü ilişkiyi adalet üzere düzenler. Adaleti, asla ihmal edilmemesi gereken bir değer olarak zorunlu kılar. Ahiret hayatını aynı zamanda ilahi adaletin mutlak manada icra edildiği yer/tecelligahı olarak zihinlere, yüreklere derç eder, yerleştirir. Haliyle İslam, dünya hayatıyla beraber uhrevi hayatı da asla ihmal edilmesine müsaade etmez. Ahirette kâmilen uygulanacak olan ilahi adaleti yani mahkeme-i kübrayı bu dünya hayatının da ana dinamiği olarak görür ve hayatın her safhasında ona göre icraya koyar/kıstas kılar.

İslam, yardımlaşmayı, öz verili olmayı, gerektiğinde başkasını kendi nefsine tercih etmeyi, komşusu aç iken tok olarak gecelememeyi, paylaşımcı olmayı, mümin kardeşinin acısını da sevincini de olduğu gibi kendi nefsinde duymayı/yaşamayı/paylaşmayı şart koşar.

İslam, merhametli olmayı, çevresi tarafından emin olmayı/olunmayı, canlı-cansız bütün varlıklara karşı adil olmayı, akrabalık bağlarını asla koparmamayı, izan ve mizan sahibi olmayı vs hasletleri ahlakın vazgeçilemezleri olarak görür.

İslam, her şeyin başına Rızai bariyi yerleştirir. Hem hakk katında ve hem de halk katında Razı olmayı ve razı olunmayı hayat pratiğinin mihenk taşı olarak görür. Zira merhamet etmeyene merhamet edilmez şiarı, bunun en bariz göstergesi olarak pratiğe döker/ insanlar arasındaki ilişkilerde uygular.

İslam ahlakında pratik/yaşanan hayat, ibadet ile iç içe olacak şekilde birbiriyle ilişkilendirilmektedir. Haliyle her bir davranış, toplum/halk nazarında ahlaki bir kıymete haiz iken; Allah/Hakk katında ibadet olarak karşılık bulmaktadır.

İslam ahlakında suç ve cezanın dahi adalet kavramıyla beraber ahlaki/ameli/ibadi bir yönü bulunmaktadır. Kişi olarak yüklenmiş olduğu sorumluluklar, ifa etiği görevler tamamen ahlaki erdemler olarak telakki edilirken; imani çerçeveler dâhiline ve ibadet anlayışıyla yapılmasını öngörür, iman ile bağlantı kurulur.

İslam nazarında görevler ve sorumluluklar, mükâfat ve mücazatlar mütenasiptir. Bütün bunların ahlak yönüyle beraber ibadet yönü de vardır. Ve bütün bunlarda aynı zamanda hakkın rızasına ve halkın yararına matufluk söz konusudur. Hakk nazarında adalet, halk nazarında ise toplumsal maslahat/yararlılık ahlakın temel taşıdır.

Kısacası İslam ahlakında toplum yararı söz konu olunurken; ne fert topluma ve ne de toplum ferde kurban edilir. Fert ve toplum bir bütün olarak telakki edilir. Bireysel ve toplumsal hak, hukuk, huzur, güven ve refahın teminatı olarak Adli ilahi hayatı dizayn eder. Bu hüküm ki, ferdi de, toplumu da tam anlamıyla sevgi, saygı, şefkat, muhabbet, merhamet gibi erdemli duygularla yoğurur.

Rabbimiz şöyle ferman buyurmaktadır: “Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik. O size ayetlerimizi okuyor, sizi temizliyor, size kitabı, hikmeti ve bilmediğiniz şeyleri öğretiyor.” (Bakara, 151)

 Efendiler efendisi, Efendimiz de şöyle buyurmaktadır: “Mümin arıya benzer. Konduğu dalı kırmaz, oraya zarar vermez. Toplayıp bıraktığı eseri de güzeldir.” (Beyhaki)

Ahlakımızın, hilkatimizin eseri olması dua ve dileklerimle…                      

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.