1. YAZARLAR

  2. Cihan AKTAŞ

  3. Adsız 'tower' işçileri ve kardeşliğimiz
Cihan AKTAŞ

Cihan AKTAŞ

Yazarın Tüm Yazıları >

Adsız 'tower' işçileri ve kardeşliğimiz

A+A-

İnşaat sektöründeki başıboşluğun vardığı noktayı ancak iş kazaları olduğunda fark ediyoruz. Mecidiyeköy'de Torunlar firmasına ait şantiyede yaşanan asansör ölümleri ne kadar kaza ne kadar cinayet, bu konuda hepimizin kafası karışık. Bir inşaat terörü var, binalar acilen planlanıyor, planlar projeler olur olmaz yere iktibas ediliyor. Erken bitsin diye 24 saat çalışma izni alan bir inşaattan söz ediyoruz şimdi. (TOKİ ile yapılan bir sözleşmenin niteliği gereği şirket, inşaatı bir an önce bitirerek, yapılacak olan mağaza, konut ve iş merkezlerinin satışından yüzde 65 pay almayı planlıyormuş.)

Birileri güya şahane bir hayat tarzına, önü kapatılamayacak “milyonluk” manzaralara sahip olsun diye muhtaç insanlar güvensiz ortamlarda ölümü göze alarak ter döküyor. Aynı şantiyede 9 Nisan 2014’te 19 yaşındaki Erdoğan Polat adlı montaj işçisi benzer şekilde can vermişti. Bu kez kazaya yol açan asansör bir aydır zaten arızalıymış ve bir ay önce de boş vaziyette düşmüş. Bozuk olduğu halde çalışmasının tecrübesiz işçilere terk edildiği görülüyor. Kaza yaşandığında ise bu tecrübesiz işçiler firma sahibi tarafından dikkatsizlikle suçlanmış. Bunlar önemli ayrıntılar; inşaat sektörü bu denli faal iken can kaybına sebebiyet veren zaafları yazgıya mal edemezsiniz. Şehrin merkezindeki iddialı bir firmaya ait şantiye açısından ciddi bir başıboşluk olduğu ortada. Talihsiz işçinin ölümünden sonra hazırlanan iş müfettiş raporu Cumartesi günü yaşanan ölümlerle ilgili sorumsuzluğun altını çiziyor. Müfettiş raporuna göre sepeti yere çakılan monoray iskele sisteminin doğru kurulup kurulmadığını anlaşılması için gerekli güvenlik testleri yapılmamış, bağlantı elemanları bir testten geçirilmemiş, yük asansörünün kullanımına ilişkin üzerinde bir talimatname bulunmadığı gibi risk değerlendirmesi de uygulanmamış. Mesleki eğitimi olmayan işçi, emniyet kemerini bağlayacak dikey yaşama hattı olmaksızın çalışıyormuş. Sanırsınız söz konusu olan kuş uçmaz kervan geçmez bir beldede kurulmuş sıradan bir şantiyedir.

Beri taraftan şehrin göbeğinde deprem toplanma alanı olarak belirlenen alanlar rastgele dikilen “tower”larla işgal ediliyor. Türkçe’nin unutuluşundaki tuhaflık öteki can alan vurdumduymaz hallerin gerisine düşüyor, oysa birbiriyle öylesine ilişkili ki… Kibir kuleleri "tower" ismi arkasında “Batılı” atıfla dokunulmazlık sağlayacak bir gizem, bir dokunulmazlık mı umuyor, nedir...

Şirket yetkilileri yaptıkları basın toplantısında ne kadar üzgün olduklarını dile getirdiler tabii. Oysa onların görevi üzülmek değil, tedbir almak. İşçiler yük asansörünün (alimak) sıklıkla arızalandığını söylüyor. Daha sonra başka bir medya organında yayımlanan bir habere göre ise inşaat firması yetkilileri işçi ölümleri konusunda inşaatta çalışan “pişkin” işçilere değil, kendi açıklamalarına ve medya haberlerine itibar edilmesini bekliyor. Aynı inşaat firması yetkilileri feci ölümleri takiben yaptıkları basın açıklamasında işçilerinden "kardeş" diye söz ettiler. İşçi ölmeden önce niye "kardeş" muamelesi görmez? Dahası, öldükten sonra “kardeş” olarak anılan işçiye inanılmaz mı? İnsan kardeşine inanmaz güvenmez mi? İnsan kardeşi konusunda bu denli tedbirsiz davranmaz hoş.

Bütün mesele de onu kardeş olarak görüp görmemekte düğümleniyor belki. Kaza sebebi yük asansörü iki aydır bozuk olduğu halde kullanılıyormuş. Kardeşlik duyarlığının bir yüreğe ve bilince iyi gelmesi, o yük asansörlerine kimsenin binmesini istememe gibi bir tutumla kendini belli ederdi. Öteki türlüsü sırf kabilecilik.

İlk kaygı rant olduğu sürece işçi cinayetlerinin önü alınamaz. Saray değil kulübe perspektifine sahip olmak gerekiyor.

Bir işçinin çalıştığı mekânla mesafesi oldum olası üzerine düşündüğüm bir konudur ve sanırım her duyarlı insan, her Müslüman yaşanan “tower” şantiyesi ölümlerinde benzeri düşüncelere kapılıyordur. Şişli’de yaşanan o üzücü hadiseyi hatırlayın: AVM’nin inşaatında çalışmış bir işçi, üstü başı kirli diye, iş giysileriyle o AVM’ye sokulmamıştı. Bir bina insanlar içinde yaşamaya başladıktan sonra -epey tanınmış değilse- tasarımcısının imzasını nadiren yansıtır. İçinde yaşayanların çoğunluğu ne projeyi kim/ler/in çizdiğiyle ilgilidirler, ne de inşaatta çalışan mühendisler, ustalar ve işçiler üzerine fikir yürütüp değerlendirmede bulunurlar. Bazen göze çarpan bir kusur veya güzellik bir yergi veya övgü konusu olabilir. Binayı yapan şirket şimdilerde adının bulunduğu panoyu cephenin en göze gelen bölümüne yerleştiriyor, mimar konusunda da biraz araştırmayla bilgi sahibi olunabilir. Fakat o binaya teri ve bazen de kanı akan işçi anonim bir varlıktır. Anonim varlık muamelesi bilinçlere öylesine yer eder ki nasılsa isimsiz diye her türlü özensiz muameleye reva görülür. İyi muamele ise şansa kalmıştır.

Ayrıcalıklı yaşantıların harcına karışan terin ve kanın sahiplerinin şantiyelerde barındığı mekânlar genellikle lâyıkıyla dinlenmeyi mümkün kılacak şartlardan yoksundur. Ağır işçilik iyi dinlenme şartları talep ediyor oysa. 2010’dan bu yana sadece inşaat sektöründe yaşanan kazalarda 1754 işçi ölmüş, 1940 işçi de sakat kalmış. www.arkitera.com ‘da yayımlanan bir haberde inşaat kazalarında yaşanan ölümlerin % 58.2’sinin yüksekten düşme ile gerçekleştiğini okudum.

Turgut Cansever’in asansöre dayalı şehirleşme konusunda Beşir Ayvazoğlu söyleşisinde dile getirdiği endişeler hafife alınmaması gereken bir önem arz ediyordu. Asansöre bağlı yapılaşma daha fazla enerji ve teknoloji bağımlılığı anlamına geliyor. Kuleler örgüsünün bütün talepleri ve sorunlarıyla giderek bir teknokratik totalitarizme yol açacağını da dile getiriyordu Cansever, 2001 yılında NPQ’da yayımlanan bu söyleşisinde.

Her "tower" faciasında aklıma Ali Şeriati'nin “İslam Sosyolojisi Üzerine” kitabının sonunda yer alan "Evet kardeşim işte böyleydi" başlıklı yazısı geliyor. İhtişamlı binalar, isimsiz kurbanlar... Vahşi yükselme arzusu adına görkemli binalar, abideler yaygınlık kazanırken tükeniyor işçi varlığı. Taşeron firmalar isimsizlikle gelen riskleri azaltmıyor, çoğaltıyor. Aynı inşaat mekanizmasının siteler yoluyla ayrıcalıklı kesimleri toplumun genelinden yalıtmaya dönük faaliyeti, “kardeşlik” olgusunu besleyen etkileşim alanlarını yüksek duvarlarla bölmelere ayırıyor. Bu “insani” yabancılaşma karşısında kaygı duymamak imkânsız.

Sistemin böyle işlemediğini, düzelmeye açık olduğunu ummak isterdik. Görkemli yapının her türlü sorgudan muaf olmayı sağlayacağına dair bir kanaat şimdiki zamanın eseri değil, ancak bizler kuralsız yükselişler karşısında sorgulama sorumluluğu yükleyen ilkelerimize bağlılığımız nedeniyle sorular sormadan edemiyoruz. 2012 yılında Esenyurt’ta Kaldem İnşaat’ın yaptığı AVM şantiyesinde çıkan yangında 11 işçi feci şekilde ölmüştü. Kuleler yükseldikçe insanlık azalıyor, İslami endişelerin yüksek amaçlar uğruna paranteze alınması olağanlaşıyor. 1990’da TYB Yıllığı’na yazdığım bir yazıda İstanbul’un dikey büyüme ile Beyrutlaşması tasavvuruna itiraz etmiştim. Özünü koruma konusunda sınırsız bir yeteneğe sahip görünen İstanbul’u kendisi kılan güzellikler olur olmaz yerlere kondurulan kuleler tarafından eziliyor, geri plana düşürülüyor. Bu yapılaşma manzaralarının Anadolu belediyeleri için cesaretlendiren emsaller olması ayrı bir problem.

Başbakan Davutoğlu’nun kamuoyuna dönük ilk açıklamalarından birinin dikey yapılaşma eleştirisi içermesi önemli elbette. Yeni hükümetten beklentimiz "kardeşliğimiz" için bir tehdit oluşturmaya başlayan bu tower/rezidans terörüne bir an önce son verilmesi.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.