1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Adaletsiz refah felah getirmez
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Yazarın Tüm Yazıları >

Adaletsiz refah felah getirmez

A+A-

Müslümanlar, ne adına siyasi mücadele veriyorlar? Bu mücadelenin saf İslami hükümlerin belli bir toprak parçası üzerinde yürürlükte olması için olmadığı açık. Özellikle siyasi kimliklerini “muhafazakâr, ılımlı, dindar” olarak tanımlayanlar, öncelikli hedeflerinden birinin ülkeyi kalkındırmak olduğunu övünerek söylüyorlar. Pekiyi ‘kalkınma’ nedir?

 

      Modern zamanlara mahsus vazgeçilemez bir hedef olarak ‘kalkınma’ özünde eşitsizdir. Sistemin kendilerine rantlar sağladığı çevreler dışında herkes kabul eder ki, ülkenin belli başlı kurumlarını ve kaynaklarını kontrol etmekte ortaya çıkan aksaklıklar şahıs ve kurumları aşan bünyevi bir problemin dışa vurmasından başka bir şey değildir.

      1930`ların şartlarında toplumun ekonomik, tabii ve beşeri kaynaklarını merkezi yönetime devretmeyi öngören "devletçilik" politikaları yeni dünyanın büyük ölçüde değişen şartlarında daha fazla devam edemez. Esasında başından beri yanlış ve topluma karşı devletin güvensiz tutumundan kaynaklanan söz konusu politikalar, hergün biraz daha çok devleti kontrol eden zümreler ile yeni ortaya çıkan ve kendilerine özgü taleplerde bulunan sosyal güçler arasındaki çelişkilerin derinleşmesine ve böylece sosyal barışın bozulmasına yol açmaktadırlar. 28 Şubat 1997 postmodern darbenin örtbas ettiği olsuzluk, rüşvet, usulsüzlük, kamu bankalarının yağmalanması vb. suiistimallerin birinci derecedeki sebebi, halkına güven duymayan bir devletin bürokratları aracılığıyla geniş kapsamlı yetkilerle donatılmasıydı. Bu tarz kaynak kullanımını elinden bırakmak istemeyenlerle kendi inisiyatiflerinden hareketle belli bir performans gösteren güçler arasında büyük anlaşmazlık hala tatlıya bağlanmış değil.

      Bu adaletsiz sistemin nasıl kurulduğunu biliyoruz. Bilindiği gibi 1923 İzmir İktisat Kongresi`nde, Türkiye`nin Batı`dakine benzer bir burjuva sınıfına sahip olmadığı dile getirilmiş ve bundan hareketle bizzat devletin bir burjuva sınıfı oluşturmayı esas alan devletçilik politikaları izlemesi fikri savunulmuştu. Burada her ne kadar iktisadi ve teknik zaruretler ön planda görünüyorsa da, asıl amil, yeni kurulmakta olan bir devleti elinde tutan kadronun kendi halkına karşı duyduğu güvensizlik duygusuydu. Bu duygunun bürokratik merkezde halen devam etmekte olduğunu söylemek mümkün. Ama diyelim ki, güven bunalımı bu iktisadi politikaların alınmasında belirleyici bir rol oynamamıştır; durum böyle de olsa, bir toplumun bütün beşeri ve maddi kaynaklarını merkezi idarenin tekeline devretmenin en büyük mahzurlara yol açtığını az çok kestirmek gerekirdi.

      Elbette o günlerde cumhuriyetçilerin bunu görecek halleri yoktu. O günün dünyasında otoriter rejimleri modaydı. Cumhuriyetçiler, Sovyetler`deki Stalinizm`in ve Avrupa`daki faşizmin Türkiye için uygun bir model olabileceğini düşünüyorlardı. Faşizm de komünizm de esasta "militan modernleşme politikaları"na dayanan devletçi ve otoriter sistemlerdir. Ve her iki modelde de belli ölçülerde ve görece de olsa bir kalkınma sağlanmıştır. Ancak bu ekonomik ve teknolojik kalkınmanın ne büyük maliyetlerle gerçekleştiği malum. Önemli olan, bir devletin veya yönetimin kendi halkının rızasını kazanarak ve halkı tabii yollarla motive ederek amaçladığı hedeflere ulaşmaya çalışmasıdır. Türkiye hiçbir zaman böyle bir şeyin gereğine inanmadı. Osmanlı`yı bütünüyle tasfiye etmek suretiyle kalkınmanın sağlanacağını düşünenler, bu düşüncenin onlarda hasıl ettiği güvensizlik ve hatta korku sonucu, halkı devlet işlerine bulaştırmaktan özenle kaçındılar, devletin kontrol ettiği kaynakların tümünü ya kendi bürokratlarına veya ideolojik anlamda onlara sadakat gösteren çevrelere devretme yolunu tercih ettiler. 20. yüzyıl boyunca ülkenin kaynaklarını yağmalayan çevrelerin ve güçlerin böyle bir tarihsel arka planları var.

      Şu var ki önemli bir nokta gözardı ediliyor; o da bütün dünyada faşizm ve komünizm gibi baskıcı rejimlerin artık tarih sahnesinden silindikleri gerçeği. Türkiye’nin bürokratik merkezi ve vesayet rejiminden yana olanlar bu gerçeği kabullenmekte zorluk çekiyorlar.

      Neredeyse 20. yüzyıl boyunca halk, devletin yukarıdan dayattığı kalkınma programlarına katılmadı, çünkü bölüşümün adaletsiz olduğunu yaşayarak görüyordu.

      Sorun, halkı yeni motifleri harekete geçirerek bu programa katmak, ona kendi içinden neş`et eden motivasyonlar kazandırarak faal hale getirmek ise, kalkınmanın ve genel olarak ekonomi politikalarının (da) demokratikleştirilmesi gerekir. Liberal ekonomi felsefesi, devletin piyasa üzerindeki etkisini sıfırlamayı hedefliyor, ama ekonomi politikalarının adilleşmesine iyi gözle bakmıyor. Ekonomi öncelikler orta sınıfların ve yoksulların lehine işleyen politik tercihlerle düzenlenmedikçe, özünde eşitsiz olan kalkınma programları adaletsiz olmaktan nasıl çıkarılacak?

      Müslümanların büyük çelişkisi özünde eşitsiz olan modern kalkınma kuramlarını sorgulamadan adaletsiz bir iktidar yapısının İslami hedeflerle uyuşabileceğini ve topluma huzur, mutluluk ve felah getireceğini düşünmeleridir. Kalkınma ideolojisi adaletsiz refahı getirir, ama felah getiremez.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.