1. YAZARLAR

  2. M.Yasin Haskanlı

  3. Adalet Perspektifinden Son Süreçteki Gelişmeler
M.Yasin Haskanlı

M.Yasin Haskanlı

Yazarın Tüm Yazıları >

Adalet Perspektifinden Son Süreçteki Gelişmeler

A+A-

 

Adalet, her şeyi kendi yerine, hakkettiği yere koymaktır; aksi de zulme karşılık gelmektedir. Her şey yerine oturduğu zaman denge sağlanır. Adaletin simgesi olan dengeli terazi de adalet kavramının içerdiği bu itidal çizgisini ifade etmektedir.

 

Adalete siyasetin müdahalesi terazinin dengesini bozar, diğer müdahalelerin bozduğu gibi. Ama siyasetin müdahil olmadığı adalet sistemini aramak da 'medine-i fazıla' arayışına benzemektedir.

Yaşadığımız son süreçte Adalet kavramının ne kadar siyasi müdahaleye açık olduğunu ve kararların bu doğrultuda çıktığını gösterdi.

Hukukun ve adaletin nasıl dağıtıldığını dört ayrı süreci incelediğimizde nasıl bir tablo ile karşılaştığımızı görme fırsatını yakalarız.

1-28 Şubat sürecinin yarattığı tutuklama furyası ve hala içerde haksız yere tutulan mahkûmlar.

2-2007’de başlayan Balyoz/Ergenekon davaları

3-Brunson davası

4-Danıştay'ın Andımız kararı

Bin yıl sürmesi hedeflenerek başlatılan siyasi baskı süreci olarak 28 Şubat, çok ciddi hak ihlalleri yaşattı. Politik siyasi alanda yapılanların kat be kat fazlası sokaktaki Müslüman şahsiyetlere yönelik yapıldı. Birçok insan gelenekselleşen bir sorgu yöntemi olarak işkencelere tabi tutuldu ve bu koşullardaki mahkemeler eliyle uzun mahkûmiyetlere çarptırılıdı. Aradan geçen onlarca yıla rağmen Devlet Güvenlik Mahkemeleri eliyle oluşan( bu mahkemeler askeri yargıçların bulunduğu mahkemelerdi) bu haksızlık, çok cılız bir takım iyileşmelerin dışında sonuçsuz kaldı. Evrensel normlar dışında yapılan yargılamalar ve koşullar hala içimizi acıtan acıları yaşatmaktadır. 28 Şubatın yarattığı buhran hala ceza evlerinde ve onların çıkışını bekleyenlerin kâbusu olmaya devam etmektedir.

Bir başka önemli süreç ise Balyoz/Ergenekon adıyla başlatılan yargılama süreci idi. Derin devlet olarak tabir edilen sistemli bir organizasyona karşı olduğu belirtilen davalar silsilesi olarak nitelendirildi. 2007 yılında tepeden dayatmacı güçlerin oturduğu zemini sarsan bir operasyonlar zinciri başladı. Devletin halkına karşı işlediği kötülüklerin cezalandırılmasına vesile olacak bir takım emareler oluştu. Önemli bir fırsat ve toplumsal destek ile karşılaşılması ayrıca sevindirici ve cesaret vericiydi. Dokunamadığımız, eleştiremediğimiz bir güç ilk kez yargılanıyordu…

Ancak bu davaların açılışında yanlış ile doğruların kasıtlı olarak birbirine karıştırılması, davaların sonucunu da olumsuz etkiledi.

Peki, ne oldu bu Balyoz/Ergenekon yargılamalarına? Olan şu: Cemaat bu davaları elindeki yargı ve emniyet kadroları ile fırsata çevirerek gelecekteki hamleleri için bir tasfiye operasyonuna çevirdi. Daha sonrası ise Hükümet cemaate karşı bir güç olarak içeri atılanları dışarı bırakarak karşı adımı attı. Konu, yargısal bir içerikten siyasal bir içeriğe dönüştü.

Normalleşme süreci ve geçmişle yüzleşmek için yakalanmış önemli bir fırsat, gerektiği gibi değerlendirilemedi. Asit kuyularından darbe planlarına kadar birçok raflarda bekleyen mevzu gömbürtüye gitti.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından darbe planlamak, çeşitli silahlı örgütlere üye olmak/yardım etmek, ajanlık yapmak gerekçeleri ile Andrew Brunson adlı ABD vatandaşı rahip gözaltına alındı. Bu malum şahıs çok ciddi iddialar ve gizli tanıklıklar sonucu 35 yıla kadar hapis istemi ile yargılandı. İki yıla yakın süren yargılamalarda o kadar emin ve sert bir üslup vardı ki, siyasiler bu ajan üzerinden uluslararası ilişkileri düzenleyecek söylemleri kullandılar. Her fırsatta Cumhurbaşkanından diğer yetkililere kadar herkes bu adamın cürümlerinden bahseder oldu.

Vermeyiz, etmeyiz, bağımsız yargı söylemleri etrafında yapılan meydan okumaların sonunda Andrew Brunson gizli tanıkların ifadelerini değiştirmeleri, dava savcısının apar topar davadan alınması sonucu sembolik bir ceza verilerek aynı gün içerisinde ABD’ye gönderildi. Bu korkunç ‘ajan’ ülkeye karşı büyük desiseler kuran ‘terör’ destekçisi elini kolunu sallayarak gitti. Bu adam bu iddiaların muhatabı değil idiyse bu yüzden ülkenin uğramış olduğu müeyyidelere katlanmamıza sebep bir dosya neden oluştu? Yok, eğer dosya ve iddialar doğru ise hangi hukuk bu adamın bu akıbetle salınmasına izin verdi? Bu çelişkiye neden olan şey, adalet sistemi ile siyaset arasındaki ilişkinin mahiyetidir.

Son olarak Nisan ayında karara bağlanmasına rağmen bu ay gündeme gelen bir Andımız konusu var. Bilindiği üzere 2013 yılında hükümetin bir genelgesi ile andımızın okullarda okutulmasına son verildi. Tek tip rejimin önemli görsellerinden olan Andımız uygulamasının kaldırılması, demokratikleşme sürecinin bir gereğiydi ve kaldırıldı.

 2015 yılında çözüm süreci sonlandırıldı. Bu tarihten itibaren sistemli bir dil değişikliğinin yaşandığına şahit olduk. Milliyetçi muhafazakâr eğilimin iktidar etrafında sağladığı bürokrasi ve iktidarın bu bürokrasi ile olan yakın teması siyasetin dolayısı ile sokağın milliyetçi söylemlere teslim edilmesi sonucunu doğurdu. İktidarın son 10 yılında çeşitli kesimlerle giriştiği ittifak veya beraber çalışma, konjonktür oluşturma çabalarının son halkası olan MHP ile ittifak durumu ülkeyi milliyetçi bir dilin etkisine soktu. Bu ittifak idarenin birçok tasarrufunda kendini belirgin bir şekilde hissettirdi.

Nisan ayında Danıştay’a Türk Eğitim Sen tarafından daha evvelden dava konusu yapılmış andımızın mevcut iktidara rağmen bu şekil bir kararla tekrar yürürlüğe girmesi beklenemez. İktidarın ittifak anlayışına denk düşen bir karar çıktı. Ancak bugün bu davanın tartışılıyor olması veya hükümetten tepki alması MHP ile olan ittifakın geleceği ile alakalı olan bir durum. Dolayısı ile konjonktürel bir dava ve siyasi ortamın belirlediği sonuç olarak görülebilir.

Yukarıda değinmeye çalıştığımız konular yakın dönemin bir kısmını ifade eder. Elbette tümü analiz edildiğinde olumsuz örneklerin sayısı artacaktır.

Bu meselelerden anladığımız, anayasal temelde güçler ayrılığını ve adaletin tesisini sağlayacak temel değişikliklerin yapılmadığıdır. Siyasette nasıl bir karmaşa var ise, hukuk ve adalet sisteminin de buna orantılı olarak iyi bir durumunun olmadığıdır. Örneğin Andrew Brunson olamadığımız için suçlanmamızdan sonra bir beklentimiz olamıyor. Bizi pazarlık konusu yapacak güçlü bir sahibimiz yoksa suçsuz bile olsak 28 Şubat mahkûmları gibi yıllarca cezaevlerinde yatarız ve kimse de kılını kıpırdatmaz. Asit kuyularında yakınlarımız yok edilmiş ya  da işkencelerle muamele görmelerimiz kimsenin dikkatini celp etmez.

Hukukun adalet dağıtma yükümlülüğü vardır. Bu yükümlülük bir iyilik değil bir görev ve ahlaki zorunluluktur. Sistemin adil bir hukuk üretemediğini, özgürlükçü bir anayasa yazamadığını büyük değişim umudu beslenen son on beş yılda da tecrübe ettik. Anayasayı güncelleyemeyen sistemin, böylesi bir hukuk mekanizması üretmesi kaçınılmaz bir sonuçtur.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum