1. YAZARLAR

  2. Muhsin KIZILKAYA

  3. ‘Ada sakini’nin oyuncu olma merakı
Muhsin KIZILKAYA

Muhsin KIZILKAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

‘Ada sakini’nin oyuncu olma merakı

A+A-
Eğer PKK"ye sempatiyle bakan bir Kürtseniz, Diyarbakır ya da Hakkari"de oturuyor ve oradan Türkiye"de olup bitenlere, Kürt açılımına, DTP"ye, İmralı"ya, son günlerdeki şiddet eylemlerine bakıyorsanız, sadece sizin gördüğünüz bir resim canlanır gözünüzde ve o resim, her geçen gün öfkenizi büyütmekle kalmaz şimdiye kadar inandığınız ve bildiğiniz şeyin yüzde yüz tek doğru olduğuna bir kez daha emin olur, onun dışında söylenen hiçbir şeye kulak asmazsınız: Size göre Kürtler barış istiyor, bunun yolu da Öcalan"la diyalogdan geçer, ama devlet uzatılan barış elini geri çeviriyor, dolayısıyla da halk haklı tepkisini gösterip barış uğruna sokaklara dökülüyor. Bunun adı "demokratik tepki"dir ve sonuna kadar "meşru"dur.

Eğer hükümetin yapmaya çalıştığı demokratik açılımı beyhude bir çaba olarak gören bir vatandaşsanız, İzmir veya İstanbul"da oturuyorsanız ve oradan Kürt açılımına, hükümetin tutumuna, komutanların ifadeye çağrılmasına, halk otobüsüne molotof kokteyl atılarak bir genç kızın günlerce yanık yaralarıyla mücadele ettikten sonra ölümüne, Güneydoğu"daki cam çerçeve indiren eylemlere bakıyorsanız, Kürtlerin gördüğünden farklı bir resim canlanır gözünüzde ve o eylemleri yapanlara korkunç bir öfke duyar, bütün bunlara sebebiyet verdiği için hükümete kızarsınız. Size göre teröristler cesaretlendirilmiş, tavizler verilmiş, şimdi de emellerine ulaşmak için sokaklara dökülmüşlerdir.

Türk ya da Kürt olmanız fark etmez, Diyarbakır veya İstanbul"da oturuyor olmanız önemli değil; eğer bu ülkenin herhangi bir şehrinde oturuyor, ne PKK sempatizanı ne de Kürt düşmanıysanız, Kürtlerin sokaklara dökülmesine, bir gencin sırtından kurşunlanmasına, genç bir kızın otobüs içinde cayır cayır yakılmasına, sokakların savaş alanına dönmesine bakıyorsanız, bütün bunların beklenen şeyler olduğunu anlar, demokratik açılım sürecinin pek sancılı geçeceği konusunda daha önce bir öngörüde bulunduğunuzu, olup biten her şeye rağmen enseyi karartmamak gerektiğini söyler, umudunuzu yitirmemeye çalışırsınız. İflah olmaz bir iyimser olmanıza rağmen yine de bir ay öncesine göre moraliniz bozulmuş, it izinin at izine karışmakta olduğunu kabul eder, yine de iyimserliğinize halel getirmemeye çalışırsınız.

Açılıma "Bulgar zulmü"

Demek ki doğru dediğimiz şey, bizim durduğumuz yerdir. O halde ortak bir doğru üretmenin yolu, herkesin bulunduğu yerden bir adım geriye çekilerek, kısa bir süre için gözlerini kapatıp kalbiyle meselelere bakmasından geçer. Ortak doğru, bu yolla üretilebilir ancak.

Ama bu hengame içinde bunları söylemek biraz da davulcu yellenmesine benzemiyor mu sizce? Yine de konuşalım, yine de yazalım. Sesimiz bir yere ulaşamayacaksa da, onca gürültü patırtı arasında kelamımızın bir kıymeti yoksa da... Aklımızın erdiğince, kalemimizin mürekkebi yettikçe yine de yazalım.

Defalarca söyledik yine söyleyelim. Kürt sorunu en az yüzyıllık bir sorundur. Tarihin bir evresinde ulus devlet kurma sürecini kaçırıp dört devlet arasında bölünmüşlüğün getirdiği haksızlığa uğramış olmak duygusu; isyanlara, kıyımlara, göçlere, yerinden yurdundan olmaya, yetim kalmalara, kana, gözyaşına yol açtı. İsyanlar idamlara, idamlar büyüyen öfkelere, darbeler işkence hanelere yol açtı. Nice can yitti bu yolda, variller dolusu kan döküldü. Her defasında "inkar ve imha" çözüm olarak belletildi. Bu "çözüme" karşı kendi "çözümünü" üretenler de oldu. Dağlara güven arttı, bu kez bu uğurda ölenlerin cesetleri üst üste konulsa neredeyse bir dağın boyutlarına ulaştı. Abdullah Öcalan"ın yakalanıp bir adaya kapatılmasıyla birlikte de, “bağımsız, birleşik, demokratik Kürdistan” hedefi asıl amaç olmaktan çıkartılıp, meselenin çözümü “Demokratik Cumhuriyet”e havale edildi. Ama Cumhuriyet"in demokratik olmayla ilgili bir sorunu vardı besbelli, bu niteliğine kavuşturulması elden geldiğince geciktirildi, kazanılan her gün kar hanesine yazıldı, deve kuşu politikası yaraya ilaç olacak sanıldı. Ama kıçımız dışarıdaydı ve başta garbi, şimali olmak üzere her türlü yele maruzdu. Ya o yel bizi hasta edecekti veya kafamızı kumdan çıkarıp "paketi" kurtaracaktık.

Hükümet ikincisini seçti ve adına da başta “Kürt açılımı” dedi; hep zarfa takıldığımız için, ona da “Bulgar zulmü” uygulayarak adını birkaç kez değiştirdi. Şimdi herkes bir şey diyor ona ve şu aşamada adının ne olduğu önemli değil artık. “Çok güzel” şeyler olacaktı Cumhurbaşkanına göre, ama bu çok güzel şeyler için birtakım “hareketler” lazımdı. İşte zurnanın zırt dediği yer de burasıydı.

Kürt sorununu çözmek insani bir girişim olduğu kadar, bir taktik savaşını daha baştan göze almaktı aslında. Bu "hamleyi" hazırlayanlar, bu taktik savaşının stratejisinin üstünde ne kadar çalıştılar bilmiyorum ama meselenin karşı tarafında yer alan aktörlerden biri olan Öcalan"ın, belki de vaktinin bolluğundan, belki de kafasını sadece bu "taktik savaşına" yoruyor olmasından, bu hamle karşısında çok iyi hazırlandığı, çok kısa bir süre içinde belli oldu. "Ada sakini", “oralarda bir şeyler oluyor ama beni kimse hesaba katmıyor, bir şeyler yapacaksanız önce benim icazetimi alacaksınız” dedi. Bunu da pek kale alan olmadı; hükümetin bir "projesi" vardı ve adım adım yürüyordu. İşte bu ortamda yapılacak “çok güzel hareketlere” oyuncu olarak katılmak isteyen Öcalan, “bir gurup dağdan, bir grup Mahmur"dan, bir grup da Avrupa"dan gelip teslim olsun, sürecin önünü tıkayan biz olmayalım” dedi. Dediği oldu ve zurna ikinci kez zırt dedi!

Öcalan nefes alamıyordu!

Kendisine olan "bağlılığın" ilk sağlamasını başarıyla yapmıştı, buna rağmen kimse kendisini kale almadı. Oysa aradan geçen 11 yıllık ada hayatı boyunca kurduğu örgüt, kendisini mutlaklaştıran bir süreci sancılı da olsa atlatmış, onu “genel sekreterlikten” “halk önderi” mertebesine ulaştırmıştı. O da gücünün farkındaydı ve dağdan düze sirayet eden siyasetin kendisini “ulu önder” olarak gördüğünü görmüş, bu güvenle mesajlarını iletiyordu kitlesine. Ülke hızla barışa gidebilirdi ve bu barış sürecinde kendisinin yerini belirlenmemişti galiba. Devlet ve dolayısıyla hükümet de, onun bu süreçteki etkisini çok fazla ciddiye almamıştı. O halde her şeye muktedir olanın kendisi olduğunu onu ciddiye almayan, muhatap almayanlara göstermenin zamanıydı. Kandil"den ve Mahmur"dan gelenlerin Kürtler nezdinde yarattığı “bu kez barış olacak galiba” beklentisi ile Türklerde yarattığı “teröristler bağışlanacak” kaygısı çatışınca, tam bu noktada tekrar devreye girdi Öcalan. Artık ne Kandil"den, ne Mahmur"dan, ne de Avrupa"dan kimse gelmeyecek dedi. Bundan sonraki bütün gelişler ve gelişmeler tek bir şarta bağlıydı, kendisinin koşullarının düzeltilmesine. Bu koşul düzeltmenin ne olduğu tam açıklanmadı ama bu sırada hükümet yeni bir cezaevi yaptı kendisi için ve bu olumluya gidişin bir işareti sayılacakken tam tersi bir duruma yol açtı: Hücre küçüktü! Penceresi yukarıdaydı ve Öcalan iyi nefes alamıyordu.

Bu durum dışarıya, “güneşimiz altı metre kareye sığmaz” sloganıyla aksettirildi. Bu sloganla birlikte Öcalan dışarıya net bir mesaj daha iletti. “Bana sahip çıkın, çıkarken sakın kendinizi yakmayın, ama demokratik tepki gösterin.” Henüz kimse kendisini yakmış değil ama bu arada gösterilen "demokratik tepki", 17 yaşında genç bir kızın İstanbul"da otobüs içinde yanarak, 26 yaşında bir üniversiteli gencin de Diyarbakır"da sırtından kurşunlanarak ölmesine yol açtı.

Ben bu yazıyı yazarken, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı illerde "demokratik tepkiler" devam ediyor, Anayasa Mahkemesi DTP"nin kapatılmasını görüşüyor, Tokat"ta pusuya düşürülen askerlerin cenazeleri kaldırılıyor, Başbakan ABD"deki temaslarını sürdürüyor, DTP"li Ayna “dağa çıkmaktan” bahsediyordu.

Daha önce “dağa çıkmaktan” bahseden Devlet Bahçeli"yle Emine Ayna dağda karşılaşırlar mı bilmiyorum, bunu önümüzdeki süreç gösterecek, ama bildiğim tek şey var; eğer hükümet “demokratik açılımın” sağlıklı bir şekilde yürüyüp selamete ermesini istiyorsa “tasfiye” gibi kavramlara başvurmadan yeni bir strateji geliştirmelidir. Çünkü Kürt hareketi bu süre içinde “nitelik değiştirdi.” Yeni yetişen bir kuşak ne yazık ki artık hiç kimseyi dinlemiyor. Savaş içinde doğup büyümüş, öfkeden ve nefretten başka hiçbir şey duymamış, geçmişi acılarla dolu, bugünü belirsiz, geleceği karanlık bu kuşağın kulağı, sadece İmralı"dan gelecek sözlere açıktır. Geride kalan her şeye sağır bir kuşaktır bu kuşak ve tekrarlıyorum inisiyatif artık onlara geçmiştir.

Dağ yolunda pişmanlık

Onların "sakinleştirilmesi" de dahil olmak üzere, bu savaşın bütün aktörlerinin varsa eğer fikrini dinleyerek süreci ilerletmek. Aklı egemen kılmanın yolu buradan geçiyor. Yoksa herkes kendi bildiğini okur, kendi doğrusunu dayatırsa hiç kimse istemediği halde ülke hiçbirimizin tahmin etmediği bir noktaya gidebilir. Bütün kalbimizle inandığımız doğrular, çoğu zaman ötekiler için kocaman birer yalandır. Sadece yalanlar değil, bazen kendi doğrularımız da zehirler bizi.

Emine Ayna ile Devlet Bahçeli"nin dağa çıkma merakından bahsetmiştim yazının bir yerinde. Bu karamsar yazıyı okuduktan sonra birazcık ferahlayasınız diye bir fıkrayla bitirmek istiyorum yazıyı. Bir Güneydoğu ilinde hadi Siirt diyelim, iki kafadar kafa kafaya vermiş, “Herkes dağa gidiyor, biz evde miskin miskin oturuyoruz, hadi biz de gidelim” demişler. Birer kırık tüfek bulup kuşanmışlar, dağa doğru yürüyüşe geçmişler. Yanlarına bir de radyo almışlar. Yolculuk çetin, bir dağa varmışlar, karanlık basmış, ikisi de yorgun, bir pınarın başında mola verip şişmiş ayaklarını soğuk suya koymuşlar. Dağ ıssız, tuhaf sesler geliyor, hayat şimdiden çekilmez... Biri soğuk suyun içindeki ayağını çekerek ötekine demiş ki: “Hele şu radyoyu bir açsan, belki bir af maf çıkmıştır.”

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.