1. YAZARLAR

  2. Muhammed YILDIRIM

  3. Açlık Grevleri... Ölüm Oruçları
Muhammed YILDIRIM

Muhammed YILDIRIM

Yazarın Tüm Yazıları >

Açlık Grevleri... Ölüm Oruçları

A+A-

 

Adamın biri Köroğlu’nun namını duyar ve çok hoşuna gider. Düşünür taşınır ne yapsam bana da Köroğlu desinler diye ve gider babasının gözünü kör eder. Bunu öğrenen insanlar aptallığı sebebiyle ona Köroğlu demez, herkes ona 'Körün oğlu'der.

 

Toplumun ve tarafların psikolojisi, koşulları, konjonktür dikkate alınmadan, hesaplamadan yapılan her eylem körün oğluna çevirir eylemciyi.

Açlık grevleri, Kürt örgütlerinin ilk defa 1980 darbesi sonrası askeri cezaevinde karşılaştıkları insanlık dışı uygulamalara karşı hiçbir yolun kalmaması sonucu başvurdukları bir eylemdi. 1980 askeri darbesinden sonra tutuklanan Kürtler Diyarbakır Askeri Cezaevinde toplanır... Yüzbaşı Esad Oktay Yıldıran komutasında insanlık tarihinde eşine az rastlanır bir vahşet uygulanır tutsaklara... Kaba dayağın ödül kabul edildiği bir süreç yaşatılır. Kadın mahkumlara tecavüz veya işkence sırasında ölümler kimsenin pek ciddiye almadığı meselelerin olduğu bir ortam.

Her koğuşun onlarca marşı ezberlemek zorunda olduğu, bir kişinin dahi ezberlememesi durumunda tüm mahkumların sorumlu tutulduğu ve sistematik işkenceye tabi tutulduğu bir iklim... Ziyaretçilerin ve dahi mahkumların asla tek kelime Kürtçe konuşamadığı, konuşanların bunun bedelini ağır şekilde ödediği koşullar...

Tanıklarından birkaç örnek aktarırsak belki yaşananları daha iyi resmedebiliriz.

Oğlunu ziyaret için cezaevinin önüne gelen bir kadın aktarıyor: Cezaevinin kapısına vardığımda bir kadını hiç durmadan ağlarken gördüm. Dayanamayıp yanına gittim ve neden ağladığını sorduğumda; "ben hiç bir kelime Türkçe bilmiyorum, eğer Kürtçe konuşursam görüşme derhal sonlanacakmış ve oğluma işkence edilecekmiş" dedi. Yarım saat içerisinde ona, oğlunu sormak istediğinde "nasılsın" ve oğlun bir şey sorar veya söylerse de "İyi" demeyi öğrettim. 1 saatten fazla süren ziyareti bakışarak ve arada; nasılsın ve İyi" deyip durdu ana oğul.

Gülten Kışanak anlatıyor: Bir gün Yüzbaşı Esad Oktay kadınlar koğuşuna geldi. Ben ayağa kalkıp esasduruşa geçmedim. Beni aldılar, dayaktan sonra Yüzbaşı Esad Oktay'ın köpeği 'Co'nun kulübesinin yanına getirdiler. Askerler önce köpeği kulübeye soktu o kadar kötü kokuyordu ki, köpek havlayarak dışarı kaçtı. Sonra askerler gülerek beni o kulübeye soktular, köpeğin dahi kalmayı kabul etmediği bu kulübede aylarca tuttular beni.

Örnekler ve yaşanmışlıklar üzerine onlarca kitap mevcuttur. Ve böylesi bir iklimde önce birkaç mahkum kendini yakar sonra açlık grevleri ve ölüm oruçları başlar. Doğru zaman ve mekânda ve tamamen gönüllülük esasıyla yapılan bu eylem onlarca insanın canına mal olsa da bir neticeye ulaşır ve şartlarda kısmen düzelmeler olur.

Açlık grevlerine öncülük eden şahıs şu tarihi sözü söyler: " Mezar taşıma halkına borçlu öldü diye yazın"....

Yakın tarihimizde birkaç defa daha tekrarlanan açlık grevleri ve ölüm oruçları kimi zaman sert müdahaleler ile bastırıldı, kimi zaman eylemler kendiliğinden kırıldı. Asıl konuyu dağıtmamak için bu kısımları uzatmadan geçmek istiyorum.

Son bir not: Zülfü Livaneli 1996'da Erbakan ve 2000 yılındaki Ecevit dönemlerinde olan ölüm oruçlarında arabulucu olduğunu ve 1996'da Dinci(!) Erbakan'ın: “Peki” dedi, “Bu gece Kadir Gecesi. İsteklerini kabul ediyoruz" dediğini ve mahkumların isteklerini kabul ederek eylemleri bitirdiğini, ama aynı yaklaşımı 2000 yılında "solcu-şair"(kendi tanımıdır) Ecevit'ten görmediğini ve malum korkunç olayların yaşandığını söyler.

2012 yılında yine bugünkü taleple aynı olan, Abdullah Öcalan'a yönelik tecridin kaldırılması için tutuklu PKK'lilerin başlattığı açlık grevleri 2 ayın sonunda Abdullah Öcalan'la görüşme sağlanmış ve bu görüşmenin sonucunda Öcalan eylemlerin sonlandırılmasını istemişti. Eylül/Ekim aylarında yaşanan bu olayın ardından 2012 yılının Aralık ayında devletin Öcalan'la çözüm süreci konusunda görüştüğü açıklanmış ve o zaman bu eylemlerin Öcalan'ın güçlü bir figür olduğu görüntüsü verilmek için 'ortak aklın' ürünü olduğunu dile getirmiştim... Konudan bağımsız burada bişey belirtmek isterim: Bir çoğumuz, defaten 'bunu birkaç yıl önce yazdım söyledim' gibi durumları yaşadık/yasıyoruz. Bunu söylememdeki neden, öngörülerimizin güçlü olduğunu belirtme ihtiyacı değil. Ortalama bir aklın görüp söyleyebileceği şeylerin şiddet sebebiyle heba edilmesinin verdiği ıstıraptır. Şiddetin egemenliğinin, sözü, aklı nasıl değersiz kıldığının görülmesi isteğidir.

Konuya dönecek olursak, yine bir değil, birkaç yazının hatta kitapların konusu olacak olan çözüm süreci bu eylemlerden sonra başlamıştı ve bugün tekrar tecritte olan Abdullah Öcalan'ın gönderdiği mektuplar Diyarbakır nevrozlarında canlı yayın yapan televizyonlar aracılığıyla milyonlara ulaştırılıyordu.

Çözüm süreci en özet şekliyle; devletin vaz geçmesinin yanısıra, HDP'li Türklerin ideolojik hastalıkları, HDP'li Kürtlerin örgüt vesayeti sebebiyle ve korkak davranarak sorumluluk almamaları, Türk soluna zihnen teslim olmaları, örgütün Amerika ile Suriye'deki ortaklığı, örgütün, Türkiye’deki gücünü HDP'li Kürtlere bırakmamak dahil sayabileceğimiz daha onlarca sebepten dolayı bitirildi...

Urfa'da öldürülen iki polis olayının ardından-ki pkk önce biz yaptık sonra yapmadık dediği- Kandili bombalayan uçaklar bitmiş olan sürecin ilanı oldu.

Ve ardından hangi aklın ürünü olduğu her geçen gün biraz daha netleşen Hendek olayları. Bu süreçte gelen her eleştiri yok sayıldı örgüt ve bileşenleri tarafından 3 değil on üç maymun oynandı. Duymama imkanlarının kalmadığı durumlardaysa öldürmekle tehdit ettiler(Mazlum-der raporlarının biri sebebiyle mazlum-der e yönelik karayılanın tehdidi) Örgüt ve bileşenlerinin, devleti taklit noktasında en mahir oldukları kısım budur. Resmî söylem hep demokrasi özgürlük üzerinedir. Ama ister içerden ister çevreden hoşlarına gitmeyen onlara hizmet etmeyen her düşünce çok rahatlıkla susturulabilir.

Hendekler sonrası örgüt asla bir öz-eleştiri yapmadığı gibi bu süreç adeta yok sayıldı. Yıkılan şehirler, ölen insanlar, kararan hayatlar hiç olmamış, yokmuş gibi davrandılar. Aksini söyleyenleri de her zamanki gibi 'hain, korkak, cehş, vs..' söylemleriyle susturmaya çalıştılar.

Devletin Kürt meselesinde tekrar eski kodlarına dönmesi ve örgütün bundan alabildiğine beslendiğini görmek için fazlaca bir zekâya ihtiyaç olmadığını düşünüyorum. Devletin baskı ve inkar politikalarına tekrardan meyletmesi, sanırım en çok örgütün istediği ve ihtiyaç duyduğu bir durum. Ancak bu şekilde kendisi konuşulmayacak, tartışılmayacaktı.

Öyle ya, adı üzerinde; "terör örgütü" ve bunu söylemeden söze başlamana izin verilmediğinden ve söze "terör örgütü" diye başladığında muhatap kitlenin seni konumlandırılacağı yer belliyken. Sözün neden hükümsüz kaldığı bilmem anlaşılıyor mu?

Kemalizm’i sadece ideoloji olarak değil, bire bir yönetim biçimi olarak da kopyalan Örgüt, önce uzun yıllar sonucu bir 'önderlik' kurumu oluşturdu. Örgüt mensupları ve sempatizanları için; 'olmasa olmazdık' mertebesine yerleştirilen bu kurum sanırım hepinize çok tanıdık gelmiştir. Söyledikleri; asla tartışılmayan, tartışılması dahi teklif edilmeyen bir mertebeye oturtuldu. Barış sürecinin bitirilmesine karar verildiğinde PKK/KCK'nin önüne ciddi bir engel olarak çıktı. Çözüm yine taklit merciinde bulundu ve tek başına kimse cesaret e(de)tmediğinden kurum olarak örgüt yönetiminde "Milli Şef"lik ilan edildi ve süreç bozuldu. Milli Şeflik dönemi ağır yenilgilerle tıkanma noktasına gelince tekrar "aslına rücu" edilme hamlesi olarak Leyla Güven ismiyle Öcalan üzerindeki tecrit kaldırılsın diyerek açlık grevleri başlatıldı. Cezaevleri KCK direktifiyle sürece katıldı. Mahkûm yakınları sesli olmasa da, gönüllülüğün esas olmadığını söylemektedir. Ve şu ana kadar 2 şaibeli ölüm yaşandı. İntihar olduğu öne sürülse de infaz olduğu kuvvetle muhtemeldir. İnsanlara kaldıramayacakları yükler yükleniyor her zamanki gibi ve eylemler istenilen tepkiyi ve ilgiyi görmeyince bir adım daha ileri gidilerek tutukluların anneleri, yani kadınlar öne sürülüyor. Çocuklarının yaşamından endişe eden ailelere geçtiğimiz hafta polisin davranışı çok kötüydü. Ve tam da birilerinin istediği şekildeydi. Bu davranış olayın aslını özünü tartışma isteği ve hevesini yok ediyor. Kim kimi nasıl besliyor sorusunun cevabı burada aranmalı.

Leyla Güven 166. Gününde!!! olduğu açlık grevi, 'Milli Şeflik kurumunun' biraz da 'tövbe' niyetine ve ifadede zorlandığım bir üslupla şöyle dile getirildi:

"Leyla Güven, zindanlardaki ve Avrupa’daki yoldaşlarımız kendilerinin gerçek doğumunu sağlayan Önder Apo’ya borçlarını yerine getirmek için yaşamlarını feda etmektedirler. Leyla Güven kendisinin doğuşunu Önder Apo’nun fikirleriyle tanışmasıyla gerçekleştiğini söylemiştir,” Kadını, genci ve tüm Kürt insanı için de bu gerçeklik geçerlidir". (KCK Yürütme Konseyi)

Düşünsenize! Hayri Durmuş'un örnek gösterildiği açlık grevlerinde onun söylediği, 'halkıma karşı görevlerimi tam olarak yerine getiremedim. Bu yüzden ben ölürsem mezar taşıma, halkına borçlu öldü yazın"la başlayan ve 40 yılın sonunda tüm Kürtler 'önderliğe' borçlanmış! Ve anaları onları Allah'ın izniyle doğurmamış, 'önderlik' sayesinde doğmuş oluyorlar!!!

Yazının başında anlattığım Körün oğlu bile bunlardan daha iyi bir fikir örgüsüne sahip.

Aslında sadece mizahın konusu olabilecek bu açıklama, maalesef insanların yaşamına sebep olduğundan sadece acı bir gülümsemeye neden oluyor.

Siyaset yapması için insanların oy verdiği bir vekil siyaset yapmak yerine böylesi bir görev üstleniyor. Bir Milletvekilinin Öcalan dahil tutuklu insanlar için taleplerde bulunması kabul edilebilir bişeydir ama örgüt üyesi gibi eylem yapması ne kadar doğrudur?

Neden HDP'lilere PKK'li gibi davranıyorsunuz itirazları acaba kim tarafından boşa çıkarılmaktadır?

Leyla Güven'in şimdi Mecliste bu durumları konuşuyor olması gerekmez miydi?

Aliya İzzet Begoviç şöyle der:

"Dünyada Mao'nun Çin halk devriminin bir benzeri yoktur. Bu devrim insanların sadece geleceğine yön vermeye çalışmamış aynı zamanda geçmişle bağlarını da kesmeyi hedeflemiştir. Hatta bir adım daha ileri giderek insanların hafızasındaki hatıratları da silmeye çalışmıştır. Bunun dünyadaki tek benzeri 1923 Türkiye'sidir."

Bence eklemek gerek bir de Pkk/Kck 1923’ler Türkiye’sini bire bir kopyalamıştır... Hem de hiç vazgeçmemek üzere.

İnsanı, yaşamı bu kadar ucuzlatan yok sayan bir zihin çok sakıncalı.

Mao'nun Çin'inde anne baba, akraba geçmiş ve gelecek yok sayılıyordu.

Anne-babalar 12/3 yaşlarındaki çocuklarının yargıç olduğu sözüm ona mahkemelere çıkarılıp aşağılanıyordu. Böylece çocuk üzerindeki tüm tasavvurları ellerinden alınıyordu.

Oğlu cezaevinde olan bir anne: " O zaten tutuklu" diyordu. 40 günde çok zayıflamış diyordu düşük bir sesle. Ne istiyorsunuz zaten tutuklu on yıllarca hapis yatacak yeter diyemiyordu. Hem kendisi ve ailesi için hem içerideki oğlu için endişelendiği bakışlarından rahatlıkla okunuyordu.

Öcalan dahil tüm tutukluların uluslararası ve yerel yasalardan doğan tüm haklarını kullanması, hatta iyileştirilmesi en doğal ve meşru haktır. Bunu engellemek en hafif tabirle hukuksuzluktur. Fakat Abdullah Öcalan 1 saat Mehmet Öcalan'la görüşsün diye binlerce insanın hayatını tehlikeye atmak, en hafifinden ahlaki bir zafiyettir. Siyaseten de hiç bir getirisi yoktur.

Zira hendekler sürecinde devlet Öcalan'a etki ediyor bu sebeple sürecin dışında tutmak gerek diyen PKK/KCK dır. Çözüm sürecinde çekilin çağrılarını yok sayan yine onlardır.

Ne istediğini bilmeyen, bir dediği diğerini çürüten, Kürt çocuklarını ölüme gönderirken hiç tereddüt etmeyen örgüte kendi mahallesinden bırak eleştiri, dışarıdan gelen haklı eleştirileri göğüslemek gibi tuhaf bir görev üstlenen 'sivil' yandaşları bu tutumlarına son vermek zorundadır.

İnsan hayatı bu kadar ucuz olmamalı. Açlık grevleri ve ölüm oruçları biran önce sonlandırılmalıdır.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum