1. YAZARLAR

  2. Sedat Doğan

  3. Açlık Grevindeki Diyarbakır'dan
Sedat Doğan

Sedat Doğan

Hekib - Heybe
Yazarın Tüm Yazıları >

Açlık Grevindeki Diyarbakır'dan

A+A-

Şüpheli Paket, Polis Devleti Veya Çözüm Devleti

Toplumsal sorunlar toplumun sadece belli bir kesimini değil bütün katmanlarını bir şekilde ve ekseriyetle de olumsuz etkiler.

Onun için mesela birileri kafasını kuma gömüp, kulaklarının üstüne yatarak sanmasın ki Kürt sorunu sadece Kürtleri veya Kürtlerin belli bir kesiminin sorunudur. Veya sadece onları etkiler. Ölen onlar. Her türlü sıkıntıyı çeken onlar. Bize bir şey olmaz. Biz keyfimize bakalım, lüksüne hiç kimse sahip değildir.

Ortalama bir akla sahip olan herkes bilir ve teslim ederki, bu sorun Türkiye’nin, Kürdistan coğrafyasının, Ortadoğunun, Türk, Kürt, Arap ve Farsların ve hatta AB ve Dünyanın dahi en ciddi sorunlarından biridir.Mezkûr katmanların geleceğini ipotek altına alma potansiyeline sahip çok ciddi bir sorundur.

Şu anda bu sorunun vatanı olan coğrafyanın hemen her parçasında her ne kadar adı konulmamışsa da, fiili bir savaş yaşanıyor. Bunun yansımaları sırasıyla Irak, İran, Suriye ve Türkiye’de değişik tonlarda yaşanıyor.

Bu nedenle öncellikle bu ülkeler bu sorunun barışçıl bir formülünü bulmak zorundalar. Yoksa silah ve şiddet en başta kendilerini, ardından bütün orta doğuyu, bir adım sonrasında ise bütün dünyayı sonu gelmez bir kaosa sürükler.

Nasıl ki İsrail’in Filistin topraklarında yaptığı zulüm bütün dünyayı kosa sürüklüyor ise sözüm ona Müslüman devletlerin, Kürt sorunu konusundaki zalimane duruşları da başta Ortadoğu olmak üzere bütün dünyanın geleceğini olumsuz bir mecraya sürükleyecek bir potansiyele sahiptir.

Nitekim 17.11,2012,yani geçen Cumartesi günü PKK/KCK tutuklularının Türkiye Cezaevlerinde başlatmış oldukları açlık grevlerinin 67’ci günü idi.
Ve bu grevler artık ölüm oruçlarına dönüşüp yaşam açısından kritik bir evreye gelmişti. BDP Milletvekili, Belediye başkanları ve diğer siyasetçileri de son günlerde bulundukları yerlerde bu eyleme katıldılar.

Toplumun duyarlı kesimleri de bu eylemlerin ölümlere yol açmasını onaylamadan, taleplerin arkasında durdu. Ki bu talepler: Kürtçe Anadil eğitimi, Kürtçe Savunma Hakkı ve A.Öcalan’ın üzerindeki tecrit ve hukuk dışı uygulamaların kaldırılması şeklinde formüle edilmişti.

Ve bu taleplerden ilk ikisi sadece tutukluların değil bütün Kürtlerin talebi olan son derece insani taleplerdi. Bu taleplerin karşılanabilmesi için illa ölüm oruçlarına girmek mi gerekiyordu. İlla ölümün eşiğine gelmek mi gerekiyordu? Doğrusu bu soruyu bu sürecin mağdurlarından çok hayatlarında oruç veya açlık nedir bilmeyen, insan hak ve hukukunun ruhunu kavrayamayan, devlet veya kliklerin çıkarını her şeyin üstünde tutan, illa ölüm, ancak ölüm paranoyasıyla çözüm adına çözümsüzlüğü bir yol olarak topluma dayatıp toplumu topyekun bir histeriye sürükleyen aktörlere sormak gerekir.

Nitekim bu grevlerden dolayı son 15 gün, bu toprakların hemen her karışı diken üstünde bir hale geldi. Toplum, bütün unsurlarıyla patlamaya hazırlanan bir volkan gibi fokur fokur kaynıyordu. Hemen her kesimde denge namına bir şey kalmamış. Herkes sanki bir şekilde patlayacak bir hale gelmişti.

Zira bir yanda insanların canları ve bu canlar kadar değer biçilen temel bazı talepleri. Her ne kadar başvurulan yöntem toplumun çoğunluğu tarafından onay görmese de yaklaşık 700 insanın kutsal yaşam hakları, bu yöntemin yanlışlığını absorbe ediyordu.
Öte yanda ise devletin sanal bir şekilde abartılan kırmızıçizgileri ve insan yaşamından daha değerli kılınmaya çalışılan, insanın bizatihi kendisinden daha üstün çıkarılmaya çalışılan şişkin, mağrur, mütekebbir bir devlet egosu.

Bu çatışmalı ruh halinin egemen olduğu anaforda toplumun huzur algısı ve ruh sağlığı artık deforme olmuş gitmiş.Çoğumuz bunun farkında bile değiliz.
Çünkü, Diyarbakır’ın,ülkenin doğusu veya batısındaki ve diğer büyük şehirlerin varoş semtleri Kürt sorununun bin bir çeşit yansımalarından dolayı tıpkı Şırnak ve Hakkari’nin kent merkezleri ve kırsal kesimleri gibi her zaman olduğu gibi yine bu sorunun travmatik boyutunu ta iliklerine kadar yaşayıp gidiyor.

Mesela yaşadığımız semtin parkının o güzelim yeşilliğinin hemen dibinde hemen her gün, bir olay olsun veya olmasın bir Araba lastiği yakılır mahallenin çocukları ve delileri tarafından. Petrol yanığı o kara duman semtin atmosferini kaplar, o pis koku insanın ciğerlerini esir alır. Bir Allahın kulu, çevreyi katleden bu kirli çocuksu oyuna müdahale edemiyor. 500 metre ilerdeki Polis karakolu bile karışmıyor. Niçin?

Çünkü bu toplumu,30 yıllık bir kaosun doğurup yoğurduğu öylesi bir korku ve hamakat esir almış ki, bir delinin veya bir çocuğun yaktığı bir tekeri veya çöp yığınını örgütsel bir eylem olarak algılayıp karışamıyorlar insanlar.
Birileri müdahale ederse, en büyük korkusu, bir zamanların faili meçhullerin ana aktörü, bu toprakların 7 ceddini ağlatan ötekileştirici, tek tipçi derin ergenekonun farklı bir versiyonu tarafından mahallede fişlenip hain ilan edilmekten, hesaba çekilmekten korkuluyor.

Mesela Diyarbakır’ın göç, yoksulluk ve şiddet gibi sorunlarla boğuşan varoş semtlerindeki pek çok okulun kapısının hemen kenarında uyuşturucu madde satılıyor. Minik çocukların okuduğu pek çok okulun dış duvarının dibi o semtin çöplüğü görevini görüyor. Kapkaç, hırsızlık ve yankesicilikten milletin iflahı kesilmiş.

Buna ne zabıta, ne polis ne de semt sakinleri etkin bir şekilde müdahale edemiyor. Etmiyor. Mağdur olan mağdurluğuyla, canı yanan yandığıyla kalıyor. Konu anlaşılsın diye şu örneği veriyorum. Geçen Şubatta Bağlar/Kuruçeşme civarında kapkaç mağduru oldum. Telefonum kaçırıldı. Emniyete, İl insan hakları kuruluna, savcılığa suç duyurusunda bulundum. Elimdeki tek delilim telefonumun imeilinin pasaportuma işlenmiş olmasıdır.

Geçenlerde Savcılıktan bana gelen cevabi yazıda şunlar yazılıyor:”Söz konusu imeili takibe aldık. Bir şahısta bulduk. Şahsı ifadeye çağırdık. Şahsın beyanı şöyle: Ben bu telefonu bitpazarından tanımadığım bir kişiden aldım. bir süre kullandım. Sonra yine bitpazarında tanımadığım bir şahsa sattım. Bunun hırsızlık malı olduğu bilmiyordum”... Netice elimdeki tek delil olan imeili üzerinden takibe alınan telefonumuz, savcılığın deyimiyle faili meçhul oldu.

Ben de bir vatandaş olarak bu hikâyeye hiç inanmadım. İnanamam. Zira bu telefon benim yerimde ensesi kalın, arkası sağlam birinin olsa idi hemen anında bulunurdu, diye iddia ediyorum.Zira örnekleri çokça vardır. İstanbul gibi büyük bir şehirde ünlü bir politakcının imeilsiz veya çipsiz cüzdanını bulan emniyet veya savcılık, elinin altında imeil üzerinden teknik takip gibi bir koz varken bu olayı zamanında çözememesinin tek bir izahı var. Bu takibin siyasi bir yanı veya bir rant boyutu yok. Dolayısıyla vatanın bölünmez bütünlüğüne bir getirisi de yok. Hasso, Hüsso’nun bir telefonu çalınmışmış. Boş ver. Biz işimize bakalım…

Şimdi gerektiğinde veya canı istediğinde şehri bir bütün olarak ve anında abluka altına almayı başarabilen kolluk kuvvetlerinin, emniyetin. Yani devletin, ben bu tür vakalarla baş edemiyorum deme ihtimali bile insana çok komik geliyor.

Bu nedenle alıştık ve kanıksadık artık bu yoksul kent veya gettolarda devletin bana ne. Kürtler, siyasetle uğraşmasın, onun dışında ne yaparlarsa yapsınlar.. isterse birbirlerini yesinler, türü ötekileştirici faşizmine.
Alıştık artık sadece gettolarda yaşanan kenar mahalle devrimciliğinin gayri insani şiddetine. Normal hayatın içinde olmaması gereken pek çok şey artık günlük yaşamımızın bir parçası haline geliverdi. Toplum olarak bu arızi hallere tepki koyma refleksimizi kaybettik…

Fakat bu gün tuhaf bir durum var Diyarbakır’ın Ana caddelerinde.12 Eylülün nizami askeri araçlarının yerini nizami polis Araçları almış. Ana caddelerin, bütün kavşakların köşe başları Kirpilerle, Tomalarla tutulmuş.Olağanüstü hal dönemlerinden bir gün yaşıyor diyarbakır bu gün.

Kıyafetlerinden polis mi asker mi oldukları belli olmayan iri kıyım adamlar siyah gözlükleri, hafif yana düşürülmüş bereleri, ellerinde daha önceleri hiç görmediğimiz silahlarıyla adeta şehre ve oradan geçenlere: Nizami yürü, sakın bir şeye karışma. Hele açlık grevindekilere ve onların arka bahçesi olan siyasi partinin sempatizanlarına hiçbir şekilde karışma. Yanlarından bile geçme. Yoksa En ufak bir hatada iki kaşının tam ortasından vururum demeye çalışıyor.

Bunun literatürdeki adı sıkıyönetim mi, gereksiz yere abartılı veya orantısız güç mü veya polis devleti mi oluyor onu tam olarak bilemem. Bildiğim tek şey normal bir demokrasi ile yönetilen bir şehirde bu kadar çok güvenlik araç ve gerecinin toplumun gözüne sokulamayacağıdır.

Yarım asırlık ömrümde bir 12 Eylül darbesi günlerinde ve olağanüstü halin uygulandığı yıllarda bu kadar çok askeri araç ve bu kadar garip görünümlü görevlileri bir arada görmüştüm bir de bu gün görüyorum.
Gerçi geçen 14 Temmuzda şehir olarak gereğinden fazla biber gazı yemiştik ancak yine de bu kadar çok polis aracını ve bu kadar çok tuhaf görünümlü adamları bir arada görmemiştik.

Sabahleyin bütün bunları seyre dalarak varabildim bizim mekâna. Bu kadar garip görüntü ve gergin havaya rağmen geldiğim güzergâhta kimseye henüz bir şey yapılmıyordu. Ama insanın içinden bu gün çok kötü şeyler olacak gibi ağır bir kuruntu sık sık geçiyordu.

Bizim mekân bir insan haklarını savunma kurumunun bir şubesi. Dr. bir arkadaş kapıyı çaldı. Bu arkadaş aynı zamanda bahsi geçen kurumumuzun Kayseri Şube başkanı ve de Türk kökenli. Saat iki civarlarına kadar oturup sohbet ettik. Sohbetimizin ana konusu açlık grevleri ve şehrin bu günkü durumu. Zaman zaman şehrin havasını seyrediyoruz. Zira Açlık grevindeki BDP’li vekiller ve diğer siyasilerin mekânları tam karşımızda ve bize çok yakın.Cam cama bakıyoruz.. İkinci kattaki balkona hava almaya veya sigara içmeye çıktıklarında hepsini çok rahat izleyebiliyoruz.

Aşağıda görünen alanda ise insanlar gruplar halinde sık sık ziyaretlerine geliyorlar. Bina resmi ve sivil polislerin kuşatmasında. Ama bir müdahale falan yok. Zılgıtlar, alkışlar, sloganlar, zafer işaretleri ve yukarılardan gelen patlama sesleri, Ambulans sirenleri, araba kornaları ve polis müdahale araçlarının kendine özgü sesleri birbirine karışıyor.

İçerde sıkıldık. Çıkıp bir hava alalım kararını aldık. Dışarı çıktık. Bizim balkonun altından, açlık grevinin yapıldığı binanın onundaki alana bir göz attıktan sonra u dönüşü ile olay mahallinden uzaklaşacağız. Çünkü istikametimiz o yönde. Tam köşe başına çıktık.

Alandaki üniformalı polislerin birkaç adım önünde duran sivil polis grubundan, sakalları kırçıllaşmış ve biraz da kırışmış 40-45 yaşlarında biri önümüzü keserek:
-Yasak hemşerim, buradan geçemezsiniz.
Biz her iki arkadaş da, kılık kıyafetimiz düzgün, ellili yaşlarda ve kendi halinde oluşumuzun ve de insan hakları aktivisti olma zehabına kapılışımızın verdiği güvenle:
-Arkadaş burası normal yolumuz. Biz bir şeylere karışmak için buradan yürümüyoruz. Neden yasak? Bizden şüpheleniyorsanız üstümüzü arayın. Yolumuzdan geçeceğiz, dedik. Aklımıza yasak emriniz var mı ve üniformanız nerede, sorusu gelmedi, o hengâmede bunu soramadık bile.
O: -Hayır, buna gerek yok. Buradan geçemezsiniz.
Biz:-On adımlık bir yolu neden geçemiyoruz. İzahat istiyoruz.
O: - Şüpheli paket var. Geçemezsiniz.
Biz: On adımlık yolumuzda bir paket falan göremiyoruz. Senin derdin başka,dedik.

Gerçekten de ortalıkta şüpheli paket falan yoktu.Herhangi bir şerit falan da çekilmemişti.Adam, hileli bir beyanla bizi,sokağı yönetmek istiyordu.

Bir şüpheli paket varsa o ya kendisi idi ya da karşımızdaki binada açlık grevine girmiş insanlardı.Devletin memuru aklı sıra o insanları toplumdan izole etmeye çalışıyordu.Kaldıki bizim oraya gitmek gibi bir niyetimiz de yoktu.

O:-Ben yasak diyorum dayı, özellikle bana hitab ediyor. Çünkü konuşan benim. Ve dayılığı hangi anlamda kullandı tam çözemedim ama. Bu zoruma gitti.Ses tonuma biraz yükselterek:
-Ben dayı değilim, insanım, dedim.
Ve devletin memuru bu muhabbetteki kaba inadına ilk hakaretini de ekleyerek:
-İnsansan buradan geçemezsin, anla beni. Yasak diyorum.
Ben:-Biz insanız ama senin ne olduğunu çözemiyoruz. Diyerek iki elimi havaya kaldırarak herkesin duyacağı bir şekilde:
-Allahım bize bu zulmü reva görenleri kahr-u perişan eyle diye nidada bulundum. Dr. arkadaş kolumdan çekerek defhi bela türünden yolumuzu çevirdi. Geri adım atan biz olduk. Ve böylece polis olup olmadığını dahi soramadığımız ne idüğü belirsiz bir vatandaş, devlet babayı temsilen bir kez daha insan haklarını yenmiş oldu. Böylece biz de hem bu yaşımızla kendimizi karakollara düşmekten korumuş, hem de ahmakça bir fitneden dolayı ortalığı ateşe vermemiş olduk.Çünkü iki cümle sonrasını yazmama bile gerek yok.Bu gergin ortamda nelerin yaşanabileceğini çok net olarak algılamak mümkün.

Aşağıya, yani ofis ekinciler caddesine çıktık. Polis araçları Kürtçe-Türkçe anonslarla, sevgili vatandaşlarını bir araya toplanmamalarını, gerginlik yaratacak davranışlarda bulunmamalarını, yasadışı gösterilere katılmamalarını, huzur ve güven için evlerine gitmelerini tembihliyordu.

Bir an için mevcut çelişki beynimi allak bullak etti. Dr. arkadaşıma dönüp yahu hocam biz nasıl bir ülkede yaşıyoruz? Manzarayı görüyorsun değil mi? Aldığımız ve insanlara vermeye çalıştığımız insan hakları eğitimi ve bilinci,
arkasında devlet gücü olduğunu ima eden sivil bir şahsın inadıyla buharlaşarak uçup gitti.
Biz, insan haklarının para etmediği rejimlerde sivil insanlara haklarını öğreterek tersinden kendilerine bir kötülük yapmış olmuyor muyuz? Çünkü bu bilinçle gidip beton duvarlara çarpıyorlar.

Bu açlık grevleri Kürtçenin her yerde kullanımı, Kürtçe anadilde eğitim ve savunma hakkının Kürtçe yapılması için yapılmıyor muydu? Evet dedi.
Peki, o zaman polise serbest olan Kürtçe vatandaş için neden yasak? Neden insanlar bu ve benzeri haklar adına ölüme yatırılmak zorunda bırakılıyorlar… Güleç yüzlü arkadaşım her zamanki tebessümü ile gülerek biz sadece bize benzeriz esperisiyle sorumu cevaplamış oluyordu.

Çok gergin bir ruh hali ile Akşam kendimi eve attım. Televizyonun karşısına kurulmuşum. Son dakika haberlerine odaklanmışım. Alt yazılarda durumu kritik olan bir grevcinin D.Bakır Araştırma hastanesine kaldırıldığı, Abdullah Öcalanın kardeşi Mehmet Öcalan’ın imralıya gittiği ve abisi Abdullah Öcalan ile görüştüğü, hükümet kanadında ise açlık grevlerinin her an sona erebileceği beyanları şerit halinde geçiyor...

Akşam 7 civarında son bir kaç günün eylemi olan tencere-tavalara kaşık vurma, araba kornaları Diyarbakırı inletiyor.
Diyarbakır, bu eylem tarzı ile ilk defa ne kendisine ne de başkalarına zarar vermeyen bir yol seçiyor. Tam bir sivil itiatsızlık örneği. Dolayısıyla katılım çok çok fazla. İnsana hüzün veren tuhaf bir ses armonisi Diyarbakır semalarına doğru yükseliyor. Başkaları bu sesten ne anlam çıkarıyor, bilemem ama ben bu sesi, insanların ölümlerini istemeyen bir ses olarak okuyorum.

Geç saatlere kadar televizyonları bırakmıyorum. Dört duvar arasındaki İnsanların ölme ihtimallerinin üzerimde bıraktığı gerginlikten olsa gerek uyku tutmuyor beni. Gecenin geç saatlerinde geçen alt yazılarda Mehmet Öcalan’ın açıklamalarıyla Abdullah Öcalan’ın, açlık grevindeki mahkûmlara ve diğer herkese bu işe son vermelerini, bu eylemi içerdekilerin değil dışarıdakilerin tutması gerektiği… Açıklanıyordu.Hemen peşi sıra İzmir ve Manisa’daki tutukluların çağrıya uyduklarını belirtiyordu.

Derin bir nefes alarak, Allaha hamd edip başımı yastığıma koyuyorum.

İşte bizim gibi demokrasi ve insanı korumayı esas alan hukuğu tam oturmayan ülkelerde bir açlık grevi bir gün içerisinde devlet denen mevhumu önce aslı astarı olmayan şüpheli bir paket,sonra çok katı bir polis devleti çok sonraları ise bir çözüm devleti haline getirebiliyor dersek sanırım doğru bir cümle kurmuş oluruz.

Sonuç olarak bu grevlerden toplum ve millet olarak Kürtlerin tümü ve Türklerin de hatırı sayılır bir çoğunluğu hepimizin yarınları için gerekli dersi çıkardı.

Toplum bu sorunun çözümü ve insanların asli haklarının verilebilmesi için illa birilerinin kurşunla, mayınla veya başka bir yolla hele açlık çekerek ölmesini istemiyor.

Dilek ve temennimiz odur ki yaşamımız ve yarınlarımız üzerinde söz söyleme hakkını kendinde bulan devlet, hükümet, siyasi partiler ve örgütler de bunu görsün ve buna göre kararlarını oluşturup adımlarını atsınlar.

Duamız odur ki bu topraklarda ve dünyanın hiçbir yerinde insanlar meşru bazı haklarını elde etmek için kurşunla, mayınla veya açlık çekerek ölmek zorunda kalmasınlar.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.