1. YAZARLAR

  2. Veysel YENİGÜL

  3. 7 Haziran ve Sonrası: Ak Parti, İslamcılar ve Kürtler
Veysel YENİGÜL

Veysel YENİGÜL

Fikirzemini
Yazarın Tüm Yazıları >

7 Haziran ve Sonrası: Ak Parti, İslamcılar ve Kürtler

A+A-

7 Haziran seçimlerinde ortaya çıkan siyasi tablo Türkiye’yi siyasi istiktrarsızlığa mahkum etmiş görünüyor.  8 Haziran sabahıyla birlikte 2013’te başlayan ‘’çözüm süreci’’nin sırat köprüsünde olduğu aşikardı. Çözüm sürecinde Ak Parti hükümetinin partneri konumundaki KCK ve HDP’nin rekabetçi dili ve tutumu seçimlerden sonra da devam edince ipler iyice geriliyordu.

Malum, KCK ile bağlantılı kimi yapıların, Suruç katliamını ''IŞİD ve Akparti yapımıdır'' tarzı iddiası ve peşinden gelen iki polisin katledilmesi hadisesini de bir misilleme olarak lanse etmeleri karşılıklı ithamları ve suçlamaları zirveye taşımıştı. Öte yandan ABD-İran arasındaki nükleer anlaşmanın da dolaylı etkisiyle değişen bölgesel konjöktür ülkeyi yeniden çatışmalı bir sürece evirmiştir. Çünkü, Kandil ile KCK her ne kadar Türkiye ile (İmralı tavsiyesiyle) diyalog ve müzakere politikasını esas almış olsa da ortadoğu politikasında İran ve Esed'i tercih etmişti. Bu yazının konusu, elbetteki mevcut durumun analizi ve olası erken seçime etkisini tartışmak değil; öncesindeki seçimin / 7 haziran/ Kürt sorunu bağlamında bir kritiğidir.

***

Bundan 17-18 yıl evvel, Yani 28 Şubat’ın eli kulağında olduğu zamanlarda üniversiteye daha yeni ayak bastığımız dönemden itibaren Kürt meselesine kafa yormaya başladık. İslami cemaat ve oluşumlara ta o zamandan beri Kürt meselesine diğer coğrafyalardaki mazlum halklara gösterilen  ilginin aynısını göstermeleri gerektiğini her fırsatta söyleme gayreti içinde olduk.. Maalesef bize hep şu nasihat yapılıyordu: ''Fazla ipin ucunu kaçırmayalım, Allah muhafaza bak ırkçılığa, milliyetçiliğe kayıyorsunuz sonra''...

2003'te Ak Parti ile yeni dönem başladığı zamanlarda da bunu daha sıkı ifade etmeye gayret ettim. Çünkü, o bölgeye ait bir insandım ve neler olup bittiğini iyi hissediyor ve görebiliyordum. 
Derken, 2005'te başlayan yeni süreçle birlikte açılım sürecine girildi. Açılım sürecinde iyi şeyler de yapıldı ama sonraki yıllarda yeniden milliyetçi söyleme kayan Akparti, Kürtler için artık "bu kadar yeter" anlayışı ile hareket etmeye balayınca bugüne gelinmiş oldu. Cumhuriyet tarihi boyunca, (eksik ve aksaklıklara rağmen) bu konuda en iyi işler yapan bir Hükümet neredeyse bölgede silinme tehlikesi ile karşı karşıya...

***

Oysa, Kürt meselesi yerli ve sahici dinamiklerle bu coğrafyanın kadim kodları ve ruhuyla çözülebilirdi. Maalesef bu şansı kaybetmek üzereyiz. 
Bunda kuşkusuz Ulus Devletlerin libasına bürünen İslamcılar ve Muhafazakarlarımızın da kabahati büyüktür. Çünkü en başta bize sömürgecilerin dayattığı dilde sorunlar vardı. Geçen yüzyılın başında bizi bölen ve parçalayan sınırlar ve haritalar kendi başına bir dil oluvermiş ve onu dayatıyordu. Bu dilin en büyük muzdaribi Kürtler iken, diğerleri onu belki de /farkında olmadan/ özümsemişlerdi bile. Yeni bir dil ve bilinç inşa edemedik. Ortalık, birbirine benzeyen dillerle konuşan ve hiç kimsenin bir diğerini anlayamadığı bir kısır döngüye dönüştü. Egemen dil ile itirazcı dilin çıkış noktası aynı paradigmada düğümleniyorsa orada çözüm adına mesafe alınamaz. Çünkü, millilik dediğiniz yerde karşınızda aynı tarz milli bir dille itiraz yükselir. Nihayetinde HDP, Kürt illerinde bu argümandan ziyadesiyle istifade etti.

90’lı yılların en aktif ve dinamik kesimi olan İslamcı yapılar genellikle kendilerini asrı saadete dayandırırlardı. Fakat bu söylem olmaktan ileri geçemedi. Peygamberimizin uygulamaları ve davet metoduyla kendilerinin davet metodu hiç uyuşmadı. Peygamber asla tekfir etmedi ve içinde olduğu toplumun bütün değer yargılarına savaş ilan eden bir yol izlemedi. Sadece, ilkeleri koydu ve kendisine geleni tebliğ etti. Tebliğ ve sözün gücüyle zaten insanlar peyderpey eski düzenin yanlış olan politik düzeninden ve kültürel kodlarından kopup islam'a koşuyordu. Hakeza, o toplumun sahip olduğu doğru geleneklere asla karışmamıştır. Tam aksine bunları koruyup zaman içinde mahiyetiyle beraber İslamileşmesine önayak olmuştur. İslam, kalpleri böyle fethetti.

 
Peki, bizdeki İslamcı yapılar ne yaptı?

İlk önce toplumun bütün değer yargılarına cephe aldılar. Tevhid-Şirk kavramlarını tarihi zaman ve mekan bağlamından koparıp, dönemsel politik itirazın ve itikadın aracı haline getirdiler. Bugün İslamcı siyasetin Kürdistan'da bitişinin en önemli sebebi budur. Kürtler, İslami değerlere saygı ve müslümanlarla dayanışma adına sergilenen organizasyonlara katılırlar ama hangi partiden olursa olsun; Kürtlüğe ve Kürt meselesinde iyi sınav verememiş partilere prim vermezler.

Sözgelimi legal siyasete evrilen Hizbullah/Hüda-Par kökenli adayların yeterli oy alamamasının en büyük nedeni de budur. Burada geçmişin yarattığı olumsuz imajı törpülemenin, geçmişle hesaplaşmanın ve yeni sosyolojiye uygun yerel bir dil geliştirmenin elzem hale geldiği aşikardır.

***

Öte yandan, Türkiye'deki İslamcı yapılar yekpare değildir. Ne Türk İslamcıları yekparedir, ne de Kürt İslamcıları.
Beslendikleri kaynaklar büyük oranda benzerlik taşısa bile Siyasi, sosyal ve fikirsel planda aralarında derin çelişkiler vardır. Geleneksel İslami çizgiden beslenen damar, Modern İslamcı damardan her zaman daha tutarlı ve itidali olmuştur. Modernist Çizgi, sekülerliğe eğilim ve kökenden kopuş noktasındaki eleştiriler karşısında tıkanıklık yaşamaktadır. İkinci dünya savaşından sonra soğuk savaş koşullarında İdeolojik düşünme biçimi Müslüman Alim ve Aydınları da etkilemiştir. Bu bağlamda 20.yüzyıl İslamcılık düşüncesi ağırlıklı olarak ideolojik olup gelenekle ciddi çatışmaları, tenakuzları barındırır içinde...

***

90'lı yıllarda kimi İslamcıların ağırlıklı beslenme kaynağı olan selefiliğin savunucusu bazı düşünürlerin de fikirlerinin algılanma biçimi; Kürtleri İslam'la bağını sorgulama noktasında olumsuz bir mecraya yönlendirmiştir. 

Bu konuda Müfid Yüksel’in bir eleştirisi isabetliydi:

Şöyle demişti: ''Burada, Seyyid Kutup ve Ebu'l-Ula El-Mevdudi'nin Tevhidi dar alana hapseden görüşlerine kesinlikle katılmamakla birlikte maksadım onları temelden suçlamak değildi. Seyyid Kutub'un Kur'an'a olan samimi bağlılığından şüphemiz yok. Eserleri buna şâhid- âdildir. Yalnız, Mekke dönemi metaforu üzerinden geliştirdiği Tevhid anlayışı Tevhidi çok dar bir alana hapsedip, takipçilerinin tekfirci bir anlayışa yönelmelerine zemin hazırlıyor. Mevdudî ise, aksine, gerçekten Tekfirci bir zihniyete sahipti. Hatta, gerek Ebu'l-Hasen Ali En-Nedvî'nin gerekse, İhvan'ın 2. Mürşidi Hasan El-Hudaybî'nin Mevdudi'ye reddiyeleri mevcuttur.Bir kısım Radikal İslamcı gruplar maalesef bu şahsiyetleri yıllarca Ehl-i Sünnet'e karşı silah olarak kullanıp, meş'um emellerine âlet etmeye çalıştılar.''

 

Ulusçuluk, İslamcılık, Solculuk, Milliyetçilik gibi kavramların epistemolojik açıdan dayanak noktaları farklı olsa da, Devlet ve toplum algıları, düşünme yöntemleri modern rasyonel düşünce sistematiğine dayanır. Hepsinin ideolojik birer düşünce biçimi olması ortak özellikleridir. Bilindiği üzere, İdeolojinin ana vatanı bu topraklar değil, 18. yüzyıl kıta avrupasıdır.


İslamcılık için bir parantez açmak gerekirse, 19. yüzyılda sömürgeciliğe bir tepki hareketi olarak doğmuş olup özünde modern bir ideolojidir. İslami siyaset, ideoloji üstü değerler ve sosyolojinin gereklerine uygun bir dille yapılırsa faydalı olacak kanaatindeyim.

İçinde bulunduğumuz krizin esas nedeni Sömürgecilerin geçen yüzyılda bize dayatmış olduğu sınırlardır. Bu sınırlar nedeniyle Müslümanların zihin haritası işgal edilerek, coğrafi ve tarihi geçmişlerine ait dil bloke edilmiştir. Müslümanlar, kendilerini var-eden kadim dillerine yönelerek birbirlerini anlayabilirler. Öbür türlüsü boşa kürek sallamaktır...

Gelinen aşamada atom zerreleri gibiyiz! 
72 fırkaya değil, neredeyse 700 fırkaya bölünmüş bir 'Ümmet' manzarası var ortada.
Gittikçe farklılaşan ve herkesi uç noktalara savuran kimlikler, global kapitalist dünyada sadece metalaşmaya hizmet etmekte... Hayatla ilişkimiz, Ünlü Post-modern düşünür Jean Baudrillard'in işaret ettiği simülasyon kuramını haklı çıkarırcasına görüntülerden ibaret olup cansızdır.

Tekrar etmek gerekirse, bize dayatılan haritalar bir dile dönüştü. Bu dille halen düşünüyor ve tartışıyoruz. Bu yüzden büsbütün içine girdiğimiz şu krizden çıkış gittikçe zorlaşıyor. Haritaların zihnimize kazıdığı ve dilimize uyguladığı bu blokajı aşmadan özgür ve özüne uygun bir perspektif yakalamamız imkansızdır. Fiziki ve beşeri dokularımıza yabancı şu haritaların bize hediyesi, sadece yaralı bir dil ve pusulasız bir zihin olmuştur.

 

Ak Parti ve Kürtler

Ben şahsen ''Kürtlerin yüzyılı'' adı verilen bu çağın bir aldatmaca ve kandırmaca çağı olduğunu düşünüyorum. 
Neden mi? 
Bu topraklarda Kürt meselesinin tartışılması ve çözümün başlangıç noktası Ak Parti Hükümetleri dönemidir.
Doğrusu bizim 80 yıllık hafızamıza ne oldu, nasıl oldu bütün Kürtlerin aklı buharlaştırıldı anlamak zor!

 AKP, bütün yanlışlarına ve eksikliklerine rağmen ortaya sofrayı koymayı başardı. Ama, bu sofranın, Kürtlerin tarihten ders çıkarmasını bilmeyen toy aklı, kurnaz ve sefil menfaatperestleri ve onların zaaflarını iyi bilen kadim düşmanları tarafından gözden düşürülmesi sağlanabildi. 

Ulaştığımız nokta itibariyle Kültürel değişim ve sosyolojik zemin açıkça bize zıvanadan çıkıp, köklerinden kopan ve köksüzleşmeye doğru yelken açmış ucube bir nesil ve insan tipinin türediğini gösteriyor. Laf dinlemesini bilmez, analiz gücü sıfır, ezberi bol, keskin bir düşman ve dost diyalektiğiyle her şeyi anlama ve açıklama çabası içinde olan bu nesillerle altın bir çağ yakalamak, doğrusu çok ütopik ve absürd geliyor.

Sözgelimi, Mustafa Barzani 'nin (Allah'ın selamı ve rahmeti üzerine olsun) mücadele yöntemi ve yolu bize bir şey hatırlatmalı: ''Kürtlerin sorunları mevcut rejimlerle diyordu; Halklarla değil''.

Arap Baasçılığı tıpkı Türk Kemalizminin yaptığı gibi hem Kürtlere, hem de kendileri gibi düşünmeyenlere çok eziyet etti. Bütün bunlara rağmen kurtuluş, topyekün bu coğrafyanın mazlumlarının ayağa kalkması ve birbirini iyi anlaması ile mümkün.. Ötesi, bu halkları birbirine düşman etmek hiç kimsenin menfaatine değildir.

Düne kadar eve misafir geldiğinde başını örtüp, ağır ve uslu bir tarzda çay koyup ikram eden Kürt kızları, bugün her hangi bir sosyal etkinlikte ve düğünlerde ellerinde hiç velisinin iznine başvurmadan yeşil, sarı, kırmızı mendiller alıp başka bir köyün erkekleri ile el ele halaya duruyor ve keyif çatıyor. Kurumsal modernleşme her neyse de bu sosyal dokuya yönelik ölümcül yozlaştırıcı darbelere ne diyeceğiz. Bu çocuklar artık evi, geleneksel örf ve adetleri aşağılıyor ve o köşe senin bu köşe benim arkadaşlık kulislerinde vakit geçiriyorlar. Madde kullanımı had safhada, uyuşturucu ve porno yaşamı, hırsızlık zirve yapmış... Bu sorunlara kafa yoran yok. Varsa yoksa ''AKP Faşizmi''dir temel gündemleri...

Uzatmaya gerek yok... HDP, Kürdistan'da 'modernleşme, hümanizm ve ilericilik' adı altında geleneksel, örfü değerlerinin altına dinamitleri bağlamış ağır ağır patlatıyor.

Öte yandan, HDP’yi destekleyen Dindar Kürtler, Kürt siyasi hareketinin bir kurtuluş savaşı yürüttüğünü sanmakta/düşünmektedir. Bir başka ifadeyle Kürtlerin bugünkü durumundan hareketle PKK/PYD’ye, Türk halkının 1.dünya savaşı sonrasında oluşan ortamda Anadolu'da Kurtuluş savaşına öncülük eden İttihatçı-kemalist kadrolara verdiği payenin aynısını vermektedir. Bu durum, tarihi zıvanadan çıkarıp ters okumaktır. Bu bir anakronizm halidir.

Oysaki 1.Dünya savaşında dağılan bir imparatorluğun merkezi vardı, mirası vardı. Kurtuluş savaşı milletin sahip olduğu değerler üzerinden yürütüldü. Savaş bittikten sonra iktidarı eline alan ittihatçı Kemalist kadrolar tepeden modernleşme ve uluslaşma hamlelerine başladılar. Yani, savaş halinde ve geleceği ipotek altındaki bir halk ile kavga yoktu; savaş kazanıldıktan sonra halkla kavgaları başladı.


Peki, PKK ve Kürtler ilişkisi böyle mi?
PKK, son otuz yılda ortaya koyduğu pratikle ve kendince makul gördüğü Kürt prototipine dair açıkça mesajını vermiştir.. Yarın egemen olursa bundan gram geri adım atmayı düşünmeyeceği gibi, üstüne fazlasını koymaya girişecektir. Dindar gruplar PKK hakimiyetindeki Kürdistan'da eğer münafıklığı tercih etmezlerse kaçıp sığınacakları delik arayacaklardır.

Dindar Kürtlerin İddia ettiği üzere ''Ak Parti, Kürdistan'da sömürgeciliği kalıcı hale getiren bir ihanet partisi'' ise o zaman şunu görmeleri lazımdı; HDP'de bu ihanetten rant devşirme ve Kürt davasını sulandırma projesidir. Var mı ötesi? 
Kadim Kürt meselesini çözeceğim diye her değeri araçsal hale getirmekten imtina etmeyeceksiniz, siyasi çözüm için sahip olduğunuz devasa gücü KCK'nın insiyatifine bırakacaksınız ama ortada bu kadar sorun varken kalkıp ibnelerin cinsel tercihini meşrulaştırmayı dert edinenlerle ''milli ittifak'' ayakları havası çekeceksiniz... 

 

Ak Parti’nin Hataları ve Özeleştiri Zamanı

Ak Parti, seçim döneminde stratejisini MHP tabanı üzerine kurdu. ''Kürt sorunu yok'' dedi, süreci hiç sahiplenmedi. Bu durumda, ortada bir ihanetten söz edilecekse; Ak Parti'yi asıl satan Türkler ve MHP'ye kayan tabanından gelmiştir bu ihanet. Eğer, tam aksi olsaydı; Yani, şu çözüm sürecini sahiplenip de Kürtlere yanaşmış olsaydı, inanıyorum ki HDP yüzde 6 bilemediniz 6,5 ancak alırdı. Şimdi, bu kadar açık bir gerçeğe rağmen halen Kürtleri suçlayanlardan daha akılsız kimse olamaz. Bu sonuçların nedeni açık... Bunu görmeden, hazır fırsat doğmuşken sosyal medyada Kürt düşmanlığını kusup saçmalayanların şuurundan şüphe etmemek elde değil...

Ak Parti, 7 Haziran seçimlerinde neden Kürt illerinde ve Kürtlerin yoğun yaşadığı yerlerde ağır mağlubiyet aldı?

İşte kabataslak da olsa bir kaç nedeni: 
Bir kere genel olarak Aday profili zayıftı. Tek tük haricinde beklentileri asla karşılayacak bir aday profili yoktu. Bölgesel gelişmelerin etkisiyle Kürt sosyolojisindeki siyasal kırılma ve toplumsal dönüşüm iyi okunamadı. Bunun üstüne bir de Batı’da MHP ağzıyla sürekli tekleyen tarih, şan, şöhret nidaları... Buna aşırı özgüven, hırs ve abartıyla Sayın Cumhurbaşkanı ve Başbakanı yanlış yönlendiren danışmanlarının hataları v.s.. 
Roboskiden dolayı bir tek özür bile olmayınca, Bu daha soğumadan üstüne Kobani ve İşid algısını yoğun işleyen karşı cephe karşısında sahada içtenlikle çözüm sürecinin mahiyetini anlatabilecek adaylar da yeterli olmayınca mağlubiyet kaçınılmaz oldu. Ama bütün mesele aday profilinde düğümlendi. Bu zayıf aday profillerini kim dayattı listelere, o da çözülemedi!

Gelinen aşamada Ak Parti, çözüm sürecine mahkumdur. Burada olması gereken; yeni bir yöntem ve daha sahici bir üslupla meseleye yaklaşması lazım gerektiği gerçeğidir. Medyadaki bazı yorumcuların dar gözlüklerle seçim sonuçlarını ele alış tarzı ile Ak Parti'deki düşüşün hiç ama hiç alakası yoktur. Hükümete muhalif medyanın olayı ele alış tarzıyla zaten hiç alakası yoktur. Ak Parti'ye ''dur bir dakika'' diyenler kim peki? 
Bana kalırsa, 80 yıl boyunca ötekileştirilen, horlanan, aşağılanan ve 2002'den beri büyük umutlarla ha bugün ha yarın ''Yeni Anayasa yapılacak, Kürt sorunu artık çözülecek ve ben şu Devlet ve PKK baskısından kurtulurum'' diye bekleyen Mütedeyyin-muhafazakar Kürtlerdir. Ak Parti ve Sayın Cumhurbaşkanı tam 9 seçim kazandı. Bunlar her seferinde oy verdiler ama Ak Parti'nin son dönemlerde gittikçe Devletçi ve statükocu bir kimliğe büründüğünü, köklü sorunların çözümünü biraz da ağırdan alıp zamana bıraktığını düşündükleri için ''yeter'' dediler. Bu şu anlama geliyor: Basit bir edayla benim bazı sorunlarım yoktur, köklü ve varoluşsal sorunlarım vardır. Yani, mesele bu kadar açıktır. Şimdi, Akparti'de aklı selim düşünenler de olayın bu olduğunu biliyorlar. Medyasına hakim kalemler, seçim sonuçlarından hemen sonra sus-pus oldu. Kimsenin işine gelmiyor tam anlamıyla sorgulamak... Ak Parti kanadından yapılan bütün klasik eleştiri ve sığ söylemlere rağmen bu taban artık HDP'nin kendilerine uzattığı gülü şu veya bu şekilde selamlamıştır. Kürt kimliğinin varoluşsal sorunları ve gelecek kaygısı için şimdilik HDP'yi güvence olarak görmektedir.

Kırılma nerede başlamıştı?

Ak Parti ile Kürt seçmenin arası 2011 seçimlerinden sonra açılmaya başladı. Esasında kırılma Roboski hadisesidir. Türk Devleti, yapay sınırlarla sorunlu bir halkın evlatlarını paramparça ederken kimseden tık çıkmamıştır. İlk açılma buradan başlamıştır. Bu yaralar sarılmadan üstüne 2014 yazında Kobani ve Şengal dramlarıgelmiştir. Ayrıca, Hükümet, Suriye politikası çıkmaza girince, vargücüyle Surieye'nin Kuzeyinde örgütlü Kürt siyasetine karşı çıkmaya başlamıştır. İşin bu noktası çözüm sürecinde ciddi sıkıntılar doğurmaya gebe olmuştur ve olmaya devam edecek gibi gözüküyor. Türkiye'ye düşen bu saatten sonra politikasını gözden geçirmek ve hızla kendi iç barışını muhkem hale getirecek adımlar atmaktır. Bu öfke ve ötekileştirme politikası ile iyice çıkmaza girebilir.

Ortada yanlış giden şeylerin var olduğuna inanıyorsak o zaman kızmadan, küsmeden olup bitenleri muhasebe etmeye çalışmalıyız. Ortada yanlış giden bazı şeyler olduğunu, bunları etraflıca düşünmeye davet edildiğinizde 'mitsel' söylemlere sarılmadan tartışmayı bilmek gerekir. 

Ak Parti’ye yakın medyadan sürekli dillendirilen ‘’Beyaz Türkü, Paralelcisi, Faşisti, Solcusu, Kemalisti samimi değil ve çözüm istemiyorlar’’ söylemini doğru kabul edelim tamam. Bunların amacı Erdoğan'ı durdurmak tamam. Burada hemfikiriz ve öyle kabul ettik zaten. 


Peki, hiç düşündük mü çözüm sürecini başlatan ve bu uğurda epey de mesafe alan bir Parti nasıl oldu da bir yıl içinde hızla inişe geçip %9 oy kaybetti? 
Kürt sahasında nasıl oldu da Erdoğan'ın yeminli düşmanlarının ve karşıtlarının eli bu kadar güçlendi? 
Bu konu üzerinde daha detaylı düşünmek gerekir kanımca…

Sonuç olarak; İslam Dini ve Kürtler için tarihin en zor dönemi başlıyor. Deaş, El-Kaide ve Boko Haram gibi sapkın yapılarla İslam'ın geleceği tehdit altındayken, İslam dünyasındaki Ülkelerin İflah olmaz Kürt düşmanlığı ise hem kendilerinin hem de Kürtlerin geleceğini karatıyor. Bu oyunu bozacak akıl ve feraset ehli müslümanlar ve rahmani bir akıl lazım.

Türkiye'nin ortadoğu politikası ile Kürt politikası arasındaki /görece çelişki/ veya muamma(belirsizlik) bir an evvel giderilmelidir. Suriye'de salt Özgür Suriye ordusu üzerinden nihai başarıya ulaşılmayacağı anlaşıldığı vakit, yeni bir hamle ile Kürtleri yanına alarak Esed ile İran'ın eli zayıflatılabilirdi. Maalesef, klasik devlet tutumundan dolayı bu yaklaşım ortaya konulamadı. Oysa ki Suriye'de Kürt kartını eline almayı akıl edecek bir hamleyi Türkiye yapmış olsaydı, bugünkü kuşatılmışlık halinden söz edilmeyecekti.

Nihayetinde işin meyvesi de temsiliyeti de bugün sol/seküler referanslı DBP-HDP siyasi geleneğine kalmış görünüyor. 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
3 Yorum