1. YAZARLAR

  2. Yavuz Yılmaz

  3. 28 ŞUBAT DARBE GELENEĞİ VE TÜRKİYE
Yavuz Yılmaz

Yavuz Yılmaz

Analiz
Yazarın Tüm Yazıları >

28 ŞUBAT DARBE GELENEĞİ VE TÜRKİYE

A+A-

 

Türkiye’nin geleceğini, devleti kutsayan bir milliyetçilik paradigmasına değil; insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti anlayışıyla inşa edecek demokratik bir yaklaşıma ihtiyaç vardır.

 

28 Şubat öncesi ve sonrasıyla Türk siyasetinde köklü değişimlere yol açtı. Kuşkusuz 28 Şubat, özellikle 1960 darbesiyle kurumlaşan bir darbe geleneğinin sonucu olarak gerçekleşmiştir.

1950 öncesi TCF ve SCF deneyimleri bir yana bırakılacak olursa gerçek anlamda ilk seçim 1950 yılında olmuştur. 1950 seçimleri Türkiye’de modernleşmenin öncülüğünü yapmış bir siyasal kadronun yenilgisi anlamına geliyordu. Kuşkusuz iktidar değişimi merkezi oluşturan Kemalist kesim arasında büyük bir hayal kırıklığına yol açtı. Nihayetinde CHP’nin temsil ettiği modernleşme politikalarına karşı çıkan her siyasal hareket gericilikle suçlanıyordu.

DP gibi merkezin dışında siyasal söylemi olan bir partinin iktidara gelmesi, merkezi elinde tutan elitlerde yeni bir arayışa yol açtı. Bu arayışı ortaya çıkaran soru şuydu: Merkezin değerlerine muhalif bir partinin iktidara gelmesi durumunda merkezin değerlerini kim koruyacak?

Merkezin değerlerinin taşıyan askeri ve sivil bürokrasi için iktidarın darbe ile görevden uzaklaşmasından daha zor olan, çevreden gelen ve iktidar olan partinin hangi araçlarla kontrol edileceği sorunu idi.

Seçimle sonuç alamayacağına ikna olan ve merkezin değerlerini taşıyan askeri ve sivil bürokratik elit el birliği ile 1960 darbesini gerçekleştirdi ve DP’yi iktidardan uzaklaştırdı. Dünya tarihine geçecek hukuk skandalıyla Adnan Menderes ve iki arkadaşı idam edildi. 1960 yargısı “sizi buraya getiren irade böyle istiyor” özdeyişiyle tarihe geçti. Ancak daha da önemlisi darbeyi kurumsallaştıracak bir sistem oluşturmak, dahası merkezin değerlerini tehdit edecek çevre hareketlerini denetim altına almak amacıyla ortaya çıkan arayıştır. Kuşkusuz bu denetimi yapmak için iktidarı denetleyecek bürokratik mekanizmalar oluşturmak gerekiyordu. İşte Anayasa Mahkemesi ve askeri üyelerin ağırlıkta olduğu ve sivil iradeyi denetlediği Milli Güvenlik Kurumu bu arayışın ürünüdür. 1980 Darbesiyle buna merkezi konumu güçlendirilmiş cumhurbaşkanlığı da eklendi. Oluşturulan bürokratik kuşatma ile iktidara gelen partiler eli kolu bağlı bir pozisyonda buluyordu kendini. Görünürde iktidara tavsiye kararı alan MGK, gerçekte iktidarı denetleyen bir kurum pozisyonundaydı. İktidarı denetleyen diğer ayaklar ise Yargıtay,Danıştay ve

Sayıştay’dan oluşan yargı bürokrasisiydi. Bu gerçeği Demirel, “Üç tay engel olmasa kırat şahlanacak.” (Kıratla partisini; Tay ile de Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay’ı kastediyor) özdeyişiyle bu bürokratik gerçeğe işaret ediyordu.

28 Şubat, 1960 darbesiyle başlayan, 12 Mart ve 12 Eylülle devam eden merkezi koruma amaçlı kurumlaşmanın son aşaması olarak uygulanmaya kondu. Kuşkusuz çevreden gelen siyasal taleplerin bastırılmasının giderek zorlaşması ve çevrenin bu taleplere cevap vermedeki yetersizliği merkezi elitleri zor duruma düşürüyordu.

28 Şubat merkezi oluşturan güçlerin hep birlikte harekete geçtiği bir darbedir. Askeri ve sivil bürokrasi, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi, Üniversiteler, yargı, siyasal partiler, medya ve bazı sivil toplum örgütleri paralel çalışarak işbirliği içinde hareket ettiler. Ancak toplumsal zeminde yükselen taleplerin bu şekilde denetim altına alınması imkansızdır.

Sonuçta,28 Şubat darbesi, seçimle iktidara gelen partiyi sivil aktörlerinde devreye girmesiyle iktidardan uzaklaştırdı. RP hakkında kapatma davası açıldı ve parti hukuksuz bir şekilde kapatıldı. Toplum irtica bahanesiyle bir sürü değişiklikler yapılarak denetim altına alınmaya çalışıldı.

Bütün bu çabalara karşın 28 Şubatın başarılı olması mümkün değildi. Başarısızlığın nedeni sadece yolsuzluklar, yönetim beceriksizliği, siyasal istikrarsızlık gibi etkenler değildi. Kuşkusuz bunların etkisi vardı, ama tüm bunlar etkileyici faktörlerdi. Asıl belirleyici faktör ise 28 Şubat aktörlerinin topluma önerdikleri kimlik ve bu kimliğin oluşturulması için yapılan yasal değişimlerin toplumsal zeminde karşılığının olmamasıydı. 28 Şubatın asıl başarısızlığı toplumsal zeminin değerleriyle olan kopuklukları ve yabancılıklarıydı. Sahip oldukları değerler toplumla sağlıklı bir iletişim kuracak dili oluşturmalarına engeldi.

28 Şubat aktörlerinin iddia ettiği gibi, süreç bin yıl sürmedi; sürecin ne kadar süreceğini okuyacak sosyolojik birikimden yoksundular. Oluşturmak istedikleri düzen ancak 4,5 yıl sürebildi. İktidardan bin yıl uzak tutmak istedikleri siyasal hareket 2002 yılında tek başına iktidar oldu. Ak Parti iktidarı göreve başladığı andan itibaren, 1960 darbesiyle elde ettikleri ayrıcalıklı konumlarını kaybetmemek için harekete geçen bürokratik mekanizmalarla karşı karşıya geldi. Ak Parti süreklilik taşıyan hamlelerle hem bürokrasiyi yeniden düzenledi, hem de

bürokrasinin siyaset üzerindeki hakimiyetini sona erdirerek sivil siyasetin önünü açtı.

Bu süreç hiç kuşkusuz kolay olmadı ve vesayetin uzantıları Ak Partinin başlangıç dönemlerinde gardlarını aldılar. Bunların başında zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer geliyordu. "Başörtülüler kesinlikle giremez" sözleri zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer 'e ait. Yıl 2003, yer: Çankaya köşkü. Hiç kuşku yok ki, bu kadar ayırımcı, anti demokratik, insanlık dışı ve bu toprakların kadim değerlerine aykırı bir davranış biçimi olamazdı.

 

28 Şubat darbesinin en öğretici yanı şu oldu: Toplumsal zemini oluşturan değerleri yok sayarak, toplumun değerlerine karşı savaşarak yeni bir düzen oluşturmak mümkün değildir.

28 Şubat tartışmalarında gözden kaçırılan bir gerçek de, süreçten gerçekten mağdur olanlar ile süreci araçsallaştırıp üzerinden rant sağlayanların tutumlarıdır. Cihan Aktaş, 28 Şubat üzerinden rant sağlayanlara işaret etmektedir: "Şimdi birçok kişi kendi yazdığı hikayeye göre gönlünce 28 Şubat kahramanı. Zamanında başörtüsü zulmüne mesafe koyarak kariyerini korumaya almış "muhafazakar" medya mensubu da öyle. Gerçek kahramanlar ise elbette yaşadıkları zulmü bir rant kaynağına dönüştürmeye gönül indirmezler."

28 Şubat kararlarının insanlık dışılığın, hukuksuzluğun, faşistliğin, milletin değerleri düşmanlığın göstergesi Hoca'nın yüzünden dökülen bu damlalar. Hiçbir mazeret, 28 Şubat vandallığını meşru gösteremez. Bu hareketin arkasındaki destekleyici asker ve sivil bürokratlar(Demirel, Mesut Yılmaz, CHP, ANAP, Çevik Bir ve diğer askerler, Vural Savaş gibi hukukçular ve diğer aydınlar, iş adamları ve gazeteciler.) bu ülkeye en büyük kötülüğü yapmışlardır.

28 Şubatın arkasındaki sığ siyasal ideoloji ve siyasal aklın, Türkiye' deki devasa toplumsal değişimi anlaması mümkün değildi. Mensup oldukları sol/ ulusalcı/ Kemalist ve pozitivist jargon, toplumdaki devasa değişimi anlayabilecek düzeyde değildi. Onun için " 28 Şubat bin yıl sürecek " gibi bir sloganı üretecek kadar sığ ve bu toplumun değerlere uzak bir siyasal akıldı.

28 Şubat, toplumda devlet millet ayırımını körükleyen, başörtüsü üzerinden dine savaş açan, askeri( Çevik Bir, Karadayı, ve sivil bürokratların (Vural Savaş, Kemal Gürüz ) , gazeteci ( Uğur Dündar, Emin Çölaşan, Bekir Coşkun, Ertuğrul Özkök) ve aydınların( Turgut Özakman, Kemal Alemdaroğlu,

Muazzez İlmiye Çığ) siyasilerin( Demirel, Yılmaz- Baykal- Bunlar arasında en ilkesizi Demirel idi.) etkin olduğu bir operasyondu.

Hak, hukuk, adalet deyip 28 Şubat faşizmini ve Kemalizm üzerinden toplumda dehşet, korku ve hukuksuzluk dayatmalarını göremeyenler kelimenin en yalın haliyle samimiyetsizdir.

 

28 Şubat sürecinde değişik toplum kesimlerinden mağdurlara destek de gelmiştir. Atilla Yayla, 28 Şubat döneminin psikolojisini ve bu süreçte Liberallerin başarılı bir sınav verdiklerine işaret etmektedir. “Bugün 28 Şubat'ın 22. yıl dönümü. O karanlık günlerde baskı altına alının dindar kadınların mensup olduğu çevreler dahi büyük ölçüde sus pus içindeydi. Mağdur edilen öğrenci ve kamu çalışanı kadınlar aynı fikir ve zikirdeki kişi ve kesimlerden bile doğru dürüst destek görmüyordu. Camialarının bulduğu çareler arasında "kızları kocaya vermek", "okuyup, çalışıp ne yapacaksınız, evinizde oturun" gibi "harika" formüller de vardı. O zor günlerde en ilkeli duran Liberal Düşünce Topluluğu çevresiydi. Liberaller sadece ve sadece eğitim, din özgürlüğü, ifade özgürlüğü, kamuda eşitlik gibi haklarının çiğnenmemesini isteyen, kimseye karşı kabahat-suç işlemeyen, şiddet kullanmayan, bizi sokmuyorsunuz diye okulları işgal etmeyen, sessizce direnen ve derdine yanan bu insanlara ayrım yapmaksızın destek verdi. Bu destekte özelikle öne çıkan isimler vardı. Ben şahsen elimden geldiğince bir şeyler yapmaya çalıştım. Ne kadar yaptığımı başkaları takdir edecektir. Bir diğer isim, hiç şüphesiz, Prof. Dr. Mustafa Erdoğan idi. Erdoğan özellikle ilk zamanlarda neredeyse tek başına destansı bir mücadele verdi. Yasakçıların, baskıcıların tüm tezlerini darmadağın eden yazılar yazdı, konuşmalar yaptı. Aradan çok zaman geçti, köprülerin altından çok sular aktı. Başörtülü kadınlar haklarına kavuştu, ama geçmiş mağduriyetlerin bir bölümü giderilemez hasarlar yarattı. O günler mazide kaldı ama tarih her şeyi kaydetti. Yaşanmışlar yaşanmamış, yaşanmamışlar yaşanmış yapılamaz.”

Diğer taraftan sürecin en büyük mağdurlarından biri de Erbakan’dır. Ancak Erbakan'ın siyasal tecrübesi ve hareket tarzı, 28 Şubat sorununu aşmada yetersiz kaldı. Onun yarım bıraktığı/ bırakmak zorunda kaldığını, siyasal ve toplumsal merkezi devlete taşıma misyonunu, öğrencileri Erdoğan, Gül ve Arınç aştı. Bürokratik oligarşik elitleri yenerek sivil iradeyi öne çıkardılar. Bu kuşkusuz bir devrimdi.

Şimdi yeni bir dönemin eşiğindeyiz. Eskiden reformcu olan hareket şimdi milliyetçileşerek devlete yaslandı. Kuşkusuz yakın bir gelecekte kendi siyasetini yaratacak. Ancak bu siyasetin öncüsü Ulusalcılık- Türk veya Kürt milliyetçiliği ve Kemalizm olamaz. Yani mevcut muhalefet partileri bu yeni dönemin aktörü olamaz.

Yeni oluşum çabalarına bu açıdan yaklaşmak gerekebilir. Erdoğan, Karamollaoğlu ve diğer mevcut liderlerin yeni oluşumu olumsuzlamaları kuşkusuz kendi gelecekleri ile ilgili. RP, ise gösterdiği/ gösteremediği performansla Erdoğan sonrası için çekim merkezi olamayacağını gösterdi. Yeni oluşumcular da SP'ne yaklaşmıyor. Çünkü oradaki politbüro yönetimi baskın.

28 Şubat faşizmin üzerinden silindir gibi geçtiği, inançları, yaşam tarzı ve giyiminin aşağıladığı bir toplumun bireyleri ve çocuklarını korkularından izole etmek gerekir. Muhalefetin bu konuda bir çabası yok. Korkularının geri geleceğine inanan bir toplum, haksızlıklar ve itiraz edeceği şeyler görse de siyasal davranış anlamında yerinden kıpırdamaz. Yapılacak olan muhafazakar kitleye kazanımlarını geri alınmayacağına dair güçlü bir mesajdır.

Türkiye’nin geleceğini, devleti kutsayan bir milliyetçilik paradigmasına değil; insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti anlayışıyla inşa edecek demokratik bir yaklaşıma ihtiyaç vardır.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.