1. YAZARLAR

  2. M. Şakirê Koçer

  3. 1925 Şeyh Sait Başkaldırısını Doğru Anlamak (3. Bölüm)
M. Şakirê Koçer

M. Şakirê Koçer

Yazarın Tüm Yazıları >

1925 Şeyh Sait Başkaldırısını Doğru Anlamak (3. Bölüm)

A+A-

Eski Van mebusu İbrahim Arvas’ın “Tarihi Hakikatler” kitabının 30. sayfasında şu satırlar yazılıdır: “Ne kadar baba oğul mahkûm varsa önce babanın gözü önünde oğlu astırılır, sonra babayı asarlardı. Bu hususta babanın veya oğlun feryat ve figanları katı kalplerine tesir etmezdi. Eski ismi Darahini olan genç ilçesinde Zıqti aşiretinin toplu mezarlarının halen durduğunu belirtiyor Kasım Fırat. Günümüzde yaşayan canlı şahitler ise, evlere toplatılarak diri diri yakılan güçsüz çocuk ve kadınlardan, dinamitlerle parçalanan suçsuz insanlardan, ağaçların arasında gizlenmeye çalışırlarken üzerlerine benzin dökülerek ateşe verilen kadınlardan söz ediyorlar. Şeyh Sait başkaldırısı gerçek bir Müslüman halk hareketi olduğu için ayaklanma bastırıldıktan sonra cezayı çeken de Müslüman Kürt halkı oldu.

Şeyh Sait ve arkadaşlarını yargılayarak idama mahkûm eden Diyarbakır İstiklal Mahkemesinin kararlarının meclisçe onaylanma gereği görülmeden infaz ile sonuçlandırılması bile, uygulanan hukukun Şeyh Sait kıyamına özgü olarak özellikte acımasız ve adaletsiz olduğunu göstermesi açısından dikkat çekicidir. Hâlbuki bu dönemde Ankara İstiklal Mahkemesinin idam kararlarının meclis tarafından onaylanması mecburiyeti vardı. Ama aynı mecburiyet, Ş. Sait ve arkadaşları için verilen idam kararını keyfi bir biçimde kaldırılabiliyordu.

Bundan sonra bütün ipler, İslam düşmanı rejimin eline geçti. Astığını astı, kestiğini kesti. Takrir-i Sükûn kanununu Demokles’in kılıcı gibi Müslüman halkın başının üstünde tuttu. Şehit Şeyh Sait’in ayaklanmasını da bastırdıktan sonra artık kendi burnunu yere sürtecek ciddi bir İslami tepkiyi karşılarında görmüyorlardı. İslam düşmanı rejim, Cengiz-i Hülagu’yu gerilerde bırakmıştı. Nitekim beli başlı gayr-i İslami inkılâplarını Şehit Şeyh Sait’in ayaklanmasından sonra gerçekleştirmişlerdir.

25 Kasım 1925’te kâfirun başlığı olan şapkanın zorunlu olarak giyilmesi hakkında kanun çıkarıldı. 30 Kasım 1925’te tekke ve zaviyeler kapatıldı. 25 Aralık 1925’te şapka halkın resmi serpuşu olarak kabul edildi. 26 Aralık 1925’te takvim ve hafta tatili günü değiştirildi. Müslümanların hicri takvimi kaldırılıp Hıristiyanların miladi takvimi kullanıldı, Müslümanların tatil günü olan Cuma günü, Hıristiyanların tatil günü olan pazarla değiştirildi. Son zamanlarda Yahudilerin tatil günü olan cumartesiyi de pazara eklediler. 17 Şubat 1926’da İslam hukuku tamamen devre dışı bırakılarak İsviçre kâfirinden motamut tercüme yolu ile alınan Batı hukuku kabul edildi. Ayrıca Almanya ve İtalya’ya ait bazı kanunlar tercüme edilmek sureti ile kabul edildi. 1926’dan itibaren İslami eğitim metotları tedrici olarak bütün okullardan kaldırıldı. 10 Nisan 1928’de yapılan bir değişiklikle 1921 ve 1924 Anayasasında yer alan devletin dini, din-i İslam’dır, hükmü kaldırıldı. 1 Kasım 1928’de harf devrimi yapıldı. Kuran’ın ve İslam kültürünün harfleri kaldırılıp dinsizlik kültürünün harfleri kabul edildi. Daha sonra Kuran, ezan ve hutbenin, kendi şeytani politikalarına daha elverişli olur düşüncesiyle Türkçe okutulması hükme bağlandı. Bu duruma muhalif olanlar aforoz edildi.

KÖKSÜZ İDDİALAR:Hiç kuşkusuz Şeyh Sait, yaşadığı senelerin getirmiş olduğu kültürü ve taşıdığı inanç itibariyle memlekette İslam’a dayalı bir sistemin kurulmasından yanaydı. Bu düşüncesini, o dönemin yöneticilerine de sık sık bildirmiştir. “Batı’nın sanayisini, teknolojisini alın; fakat İslam kültüründen ve İslam sisteminden taviz vermeyin” diyordu o dönemin yöneticilerine.

Şeyh Sait’in yaşadığı çevre, yüzde doksan Kürt olduğu için, Kemalist yönetim bunu Kürtçülük olayı olarak lanse etmiştir. Amaç ülkenin başka bölgelerinde yaşayan Müslümanların bu harekete katılmalarını önlemek idi. Dışa karşı da bir irtica olayı olarak takdim edildi. “Biz sizin kültürünüzü, sisteminizi benimsiyoruz” bu ayaklanma bize engel teşkil ediyor. Bunlar mürtecidirler denilmiştir. Gördüğünüz gibi, dışa karşı ayrı, içe karşı ayrı. Çift boyutlu bir olay.

Onun İngilizlerin adamı olduğu yolundaki hezeyanlara gelince; bu iddianın da hiçbir dayanağı yoktur. Bu da tıpkı Kürtçülük iddiası gibi kasıtlı olarak istinat edilmiştir. Bunun en büyük delili de yine Ş. Şaid ve ayaklanmasının genel karakteridir. Diyarbakır istiklal mahkemelerinde kendisine sorulan bir soru da şudur:

-     Bu isyanı zannetmiyorum ki yalnız başınıza yaptınız. İşin içinde elbette kışkırtanlar da vardır.

-    Hayır kimse yoktur. Ne içte, ne dışta.

-    Demek ki bu ayaklanmayı yalnız başınıza yaptınız

-    Evet, bu yalnız bizim fikrimizdir. Kürdistan’ın âlim ve ileri gelenleriyle fikir birliğine vardık. Memleketin Müslüman halkıyla birleşerek bu kıyamı yaptık. Çünkü İslami eğitim müesseselerinin, İslam mahkemelerinin, içki ve saire yasakların kaldırılması, nikâhta boşanma hükümlerinin değiştirileceğine dair sesler çıkması, Müslüman halkımızın kalbinde derin bir teessür uyandırmıştı. Artık bu durum karşısında Müslüman halk olarak ayaklanmayı, gerekirse Allah yolunda topyekûn şehit olmayı göze alarak bu işe kalkıştık. Bu bir Müslüman halkın kalbindeki inançtan, beynindeki fikirden doğan bir ayaklanmadır. Baştan söylediğim gibi ne içte, ne dışta bu işin içinde hiç kimse yoktur.

Olayı tarafsız bir tarih bilinciyle tahlil eden biri için, olayın bağımsız İslam düşüncesinden kaynaklandığını anlamak hiç de zor değildir. Eğer ayaklanma İngilizlerin eseri olsaydı Şeyh Sait ilk başarılarının ardından güney istikametinde sınıra doğru sarkan Irak Kürtleri ve İngilizlerle irtibat kurar ve davasına, geri destekleri ve yardım kaynaklarını sağlamış olarak daha hazırlıklı ve güçlü bir şekilde saldırıya geçerdi. İsmet İnönü’nün başa geçirilmesinden önce TerakkiPerver Cumhuriyet Fırkası bağlılarından Rüştü Paşa meclis kürsüsüne çıkar ve yukarıdaki görüşü onaylarcasına şöyle konuşur: “Hadisede yabancı parmağı olduğunu zannetmiyorum! Çünkü Genç ve Muş memleketin ortasındadır. Yabancılara temas etmek maksadı olsaydı asiler hududa yakın yerlere, mesela Zaho’ya çekilip orada şimdiye kadar tek bir memurumuzun aralarına giremediği aşiretlerle birleşebilirdi.

Mete Tuncay “Tek Parti Yönetiminin Kurulması” adlı kitabının 128-130 sayfalarında olaya şöyle bir yorum getirir: “Hemen belirteyim ki, resmi ideoloji ile ileri sürülen, bu harekette İngiliz kışkırtmasının olduğu savı, bana inanılması güç görülüyor. İngilizler, dinsel yönden halifeliğin geri getirilmesini amaçlayan ya da siyasal yönden Kürdistan’ın bağımsızlığını gerçekleştirmek isteyen bir ayaklanmayı niçin kışkırtsınlar veya desteklesinler? İmparatorlukları içindeki Müslüman halkların varlığı nedeniyle, halifeliğin kaldırılmasına İngilizlerin çok sevindiklerini, daha önce söylemiştim. Öte yandan Türkiye’de bulunan Kürtlerin bağımsızlığı, manda altında tuttukları Irak Kürtlerini de etkilemez miydi? Ayrıca ben, 1992 başlarından itibaren, İngilizlerin Musul petrollerini kaptırmamak emelleri dışında –ki, Birinci dünya Savaşı’nın temel nedenlerinden biri Mezopotamya petrollerini ele geçirmek, Sovyet etkisinin yayılma olasılığına karşı Türkiye’nin daha çok zayıflamasını istemediği kanısındayım. Onun için bu hususta inandırıcı kanıtlar ortaya konuluncaya dek, Şeyh Sait ayaklanmasının İngiliz emperyalizminin bir oyunu kabul etme olanağı yoktur.” diye yazıyor.

Esasen İngiliz ve buna benzer emperyalist güçlerle uzlaşma ve onların planlarına hizmet etme etkeni, Şeyh Said’e bu kuru yalanı isnad edenlerde de ağır basıyor. İşgalci ve emperyalist ülkeleri açıkça hedeflemeyen her eylem ve işgalin “Ermenilik ve Rumluk” meselesini yaratma olarak değerlendirilmesi ve Sivas kongresinde alınan bir kararla Türkiye’yi Amerikan’ın mandası yapmak amacıyla bir amerikan heyetinin Türkiye’ye davet edilmesi gerçekleri bir yana, rahatlıkla söylenebilir ki, İngiltere kendisi için hayati önem taşıyan doğu meseleleri içinde, hilafetten tamamen kurtulmayı ve bu müesseseyi Türklerin elinden alarak İngiliz politikasına yararlı kılmaya hapsinden daha fazla önem vermiştir. Mustafa Kemal’in yapmak istediği iş, bu noktada tam İngiliz politikası ile uygunluk durumundadır. İngiliz Harbiye Bakanlığı çevrelerinde Mustafa Kemal’e hürmet duygusu besleniyor. Lord Curzon Mustafa Kemal’in yurtseverlik davasını temsil ettiğini söylüyor. İzmir çıkarmasını tasvip etmeyen İngiliz Genel Kurmay Başkanı Sir Henry Wilson, 1920 sonlarına doğru İngiliz politikası M. Kemal’le dost olmaktır diyordu. Çünkü misak-ı millinin tespit ettiği sınırlar İngiltere’nin tecavüz etmek istediği sınırlar değildir.

İstanbul’a hâkim olma iddiasından vazgeçtikten sonra İngiltere Musul üzerinde Türkiye ile anlaşabilirdi. Fransa ise, 1921 yılında Kemalist yönetim ile anlaştıktan sonra, Mustafa Kemal’in kazanmasını istiyordu. Mütareke yıllarında M. Kemal İtalyanlarla  görüşmüş; İtalyan yüksek komiserliği, M. Kemalin evinin aranmasını önlemiş ve evinin ondan sonra kimse tarafından tecavüze uğramayacağına dair bir belgeyi M. Kemal’e vermişti. “İtalya devletinin işgal bölgesinde, Kuva-i Milliye kolaylıkla teşkilatlanabilmiş, İtalya’ndan teşvik ve yardım görmüştür. Yine bu dönemde İstanbul’da Harbiye Nazırı ve Erkanı Harbiye ikinci reisiyle görüşen itilaf devletleri komutanlarından General Allenby, M. Kemal’in altıncı kolordu komutanlığına tayin edilmesini tavsiye etmişti. Bir iddiaya göre M. Kemal İstanbul’da iken itilaf hükümeti ileri gelenleri ile münasebette bulunmuş ve onlardan talimat almıştı. 1919 yılında Sultan Vahdettin Anadolu isyanını bastırmak için iki fırka asker göndermek isteyince itilaf devletleri, karşı çıkmışlardı. Yine bir iddiaya göre M. Kemal İngilizlerle daima gizli kalacak bir anlaşma yapmıştı. 1921 yılında Rıfat paşa ile bir İngiliz heyetinin İnebolu civarında yaptıkları anlaşmada hilafeti halkın gözünden düşürmek için İstanbul’daki işgal kuvvetleri ile Ankara’daki M. Kemalin uyumlu bir faaliyette bulunmaları kararlaştırılmıştı.

Diğer taraftan yine Ş. Said’in Diyarbakır kuşatmasının ablukaya alınması ve bastırılması Fransız emperyalizminin Türkiye hükümeti birliklerine Suriye’nin kuzey sınırındaki demiryollarından yararlandırılmalarıyla gerçekleştirilmiştir. Yani Şeyh Said ayaklanmasının kırılması, o günün yöneticileri ve Fransız emperyalistlerinin işbirliği sonucunda gerçekleşmiştir. Hülasa o dönemlerde kimlerin İngilizlerle emel birliği halinde bulunduğunu bilmek hiç de zor değildir. İdam sehpasına ilerlerken, “Benim ölümüm, Allah ve İslam dini için ise, ölüm darağacında asılmama pervam yoktur.” diyen bir insanın İngiliz maşası veya İslam’a dayanmayan bir Kürtlük idealine sahip olduğunu ileri sürmek düpedüz vicdansızlıktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.